Hizbul Bahr Fazileti Okunuşu ve Türkçesi

Hizbul Bahr Fazileti:
Mağribli büyük sûfî ve fıkıh âlimi Şeyh Ahmed Zerrûk Hazretleri’nin ve Osmanlı devri âlimlerinden “Kenzü’l-havâs” sahibi Seyyid Süleyman el-Hüseynî (Rahimehumellâh)ın beyanlarına göre evliyânın büyüklerinden ve en seçkinlerinden olan eş-Şeyh Ebü’l-Hasen eş-Şâzelî Hazretleri, “Hizbü’l-bahr” adındaki vird-i şerîfini rüyasında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’den öğrenmiştir. Dolayısıyla bu hizb-i şerîf her bir husus için okunabilir. Her niyet için belirli bir miktarı ve muayyen bir vakti vardır ki bunların beyanı şöyledir:
- Her kim bu hizb-i şerîfi güneş doğarken okursa, Allâh-u Te‘âlâ onun ihtiyaçlarını giderir, isteklerini yerine verir, sıkıntısını izâle eder, kadrü kıymetini artırır, dünya ve ahiret işlerini kolaylaştırır, insanların ve cinlerin şerrinden onu muhafaza eder.
- Bir zalimin yanına gitmek zorunda kalıp da onun zulmünden dolayı gidemeyen kişi, bu hizb-i şerîfi okuyup giderse, Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle o kişinin zulmünden muhafaza olur.
- Bu hizb-i şerîfi beş vakit namazdan sonra okuyan kişi kimseye muhtaç olmaz ve çok zengin olur.
- Bu hizb-i şerîfin bulunduğu eve hırsız giremez.
- Bu hizb-i şerîf insanların muhabbetini kazanmak ve kalplerini yumuşatmak için bir kabın içerisindeki gül suyu üzerine kırk bir (41) defa okunup üflendikten sonra istenildiği zaman o sudan bir miktarı yüze sürülürse, o kişiyi görenler, onu son derece sever ve sözlerini dinlerler.
- Bu hizb-i şerîf hastalıkların şifası için hastanın üzerine veyahut hasta uzakta olup da yanına gidilmesi zor ise hastanın kullanacağı bir eşya üzerine ara verilmeden üç gün peş peşe yirmi beş (25) defa okunursa, Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle o hasta sağlığına kavuşur.
- Birisinden rica ettiği bir şey olup da, isteği gerçekleşmeyen kişi üç gün oruç tutar ve bu günler içerisinde bu hizb-i şerîfi yirmi beş (25) defa okuduktan sonra o kişinin yanına gidip selam vermesinin akabinde isteğini ona arz ederse, Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle muradı hâsıl olur.
- Herhangi bir kara yolculuğuna çıkacak olan birisi, seferinde selamet temin etmek maksadıyla, yolculuğa çıkmadan önce üç gün boyunca her gün bu hizb-i şerîfi on iki (12) defa, hareket anında bir (1) defa, sefer esnasında da her gün okuyarak seyahat ederse, Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle o seferdeki kişi sıhhat ve selamet içerisinde yolculuğunu tamamlar.
- Deniz seferine çıkacak olan kişi, bu yolculuğa başlamadan evvel üç gün boyunca bu hizb-i şerîfi on yedi (17) defa, seyahat esnasında her gün bir defa, yolculuk esnasında meydana gelebilecek fırtına gibi bir afet esnasında da üç, beş ya da yedi defa okursa, Allâh-u Te‘âlâ’nın izni ve keremi ile bu yolculuk, o kişiye çok kolay ve selametli olur.
- Borcun ödenmesi için borçlu olan kimse altında ezildiği ve sıkıntısını çektiği borcunu ödemeye muvaffak olmak niyeti ile üç gün boyunca bu hizb-i şerîfi her gün on beş (15) kere okursa, Allâh-u Te‘âlâ’nın yardımıyla kolaylıkla borcunu öder ve bu yükten kurtulur.
- Kısmeti ve bahtı bağlı olanların kısmetinin ve bahtının açılması için güneş doğmadan evvel alınmış yağmur veya kuyu suyu üzerine üç gün boyunca, her gün otuz bir (31) defa bu hizb-i şerîf okunduktan sonra o su ayak değmeyecek bir yere veya bir akarsuya dökülürse, Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle matlup hâsıl olur.
- Bu hizb-i şerîf zengin olmak için üç gün boyunca her gün yirmi yedi (27) defa okunur ve sonra fakirlere bir miktar sadaka verilirse, Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle o kişiye rızık kapıları açılır.
- Bu hizb-i şerîf gam ve kederi gidermek, üzüntü ve telaştan kurtulmak için üç gün boyunca her gün on beş (15) defa tatlı bir şey üzerine okunur, sonra da o şeyden her gün üçer defa birer miktar yenilirse, Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle gam ve keder, üzüntü ve telaş o kimseden gider, yerine ferah ve sürûr, refah ve saadet gelir.
- Unutkanlığın giderilmesi, akıl ve zekanın artması için üç gün boyunca her gün on yedi (17) defa yağmur veya menba (kaynak) suyu üzerine okunup her gün aç karnına bu sudan bir miktar içilirse, Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle o kimseden unutkanlık gider, yerine akıl ve zeka dolar.
- “Hizbü’l-bahr” vird-i şerîfini her gün birer defa okumaya devam eden kimse insanların ve şeytanların şerrinden, her türlü hastalıktan, afetlerden ve musibetlerden Allâh-u Te‘âlâ’nın izniyle emin ve mahfuz olur.
(Şeyh Zerrûk, Şerhu Hizbi’l-Bahr; Seyyid Süleyman el-Hüseynî, Kenzü’l-Havâs, 3/103-105)
Hizbul Bahr Arapça Metni:






HİZBÜ’L-BAHR VİRDİ’NİN TÜRKÇE ANLAMI
“Ey Allâhım! Ey Aliyy (eş ve benzerden, tüm noksanlık emârelerinden ve sonradan olma belirtilerinden son derece yüce olan)! Ey Azîm (Zâtına nispetle her şeyin değersiz kalacağı bir büyüklük sahibi olan)! Ey Halîm (ceza vermekte acele davranmayan)! Ey Alîm (her şeyi hakkıyla bilen ve Kendisine hiçbir şey gizli kalmayan)!
Sen benim Rabbimsin. Senin ilmin (benim halimi bilmen) bana yeter. Öyleyse benim Rabbim ne güzel Rabdir! Bana yeten (bütün işlerime kâfi gelen) ne güzel yetendir!
Sen dilediğine yardım edersin. (İstediğine yardım etme gücüne sahip olan) Azîz de, (ahiret rahmetini hak etmeyenleri dilediğinde dünyadaki rahmetine mazhar kılacak olan) Rahîm de Sensin.
(Ey Allâhım!) Senden; hareketlerimizde, duruşlarımızda, kelimelerimizde, iradelerimizde ve düşüncelerimizde kalplerimizi gaypları mütâlaa etmekten örten şüphelerden, zanlardan ve evhamlardan bizi korumanı istiyoruz.
(Allâhım!) Muhakkak ki Sen şöyle buyurmaktasın: ‘(İçlerindeki münafıklar iyice belirlensin diye) o zaman müminler imtihan olundu ve onlar çok güçlü bir zelzele ile (maddi ve manevi her yönden) sarsıldılar. (Fakat Rablerinin korumasıyla her türlü fitneden kurtuldular.) Hani o münafıklar ve kalplerinde (inanç zafiyeti gibi) bir nevi hastalık bulunan o kimseler: «Allâh ve Rasûlü bize (zafer vaat ederken) bir aldatmacadan başka bir şey vaat etmemiş» diyordu.’ (Ahzâb Sûresi: 11-12)
(Ey Allâhım! Biz de imtihan olunup sarsılırsak) bizi (dininde ve Senin yolunda) sâbit kıl ve bize (düşmanlarına karşı) yardım et; (bizleri âyet-i kerîmende hallerini beyan ettiğin münafıklar gibi eyleme).
(Ey Allâhım!) Musa’ya (Aleyhisselâm) —Senden gelen ilhamla annesi onu deniz gibi olan Nil nehrine bıraktığında koruduğun, bir de Firavun ve ordusunu Kızıldeniz’de boğup onu kurtardığında— denizi itaatkâr kıldığın gibi; İbrahim’e (Aleyhisselâm) —ateşe atıldığında, ateşi kendisine tam bir serinlik ve mükemmel bir esenlik yapmanla— ateşi itaatkâr kıldığın gibi; Davud’e (Aleyhisselâm) dağları —gündüzün sonunda ve güneşin parladığı işrak vakti lisân-ı halleriyle tesbih ettirerek— ve demiri —onun elinde mum ve hamur gibi yumuşatmanla şekil verebilmesiyle— itaatkâr kıldığın gibi; Süleyman’e (Aleyhisselâm) cinleri ve şeytanları —kendisine itaat etmeleri ve emirlerini yerine getirmeleriyle— itaatkâr kıldığın gibi, bu (dünya) denizini de (korktuklarımızdan emin olarak ve umduklarımıza kavuşarak) bize musahhar (itaatkâr) kıl.
Yerde ve gökte, mülkte ve melekûtta olan Senin bütün denizlerini; dünya ve ahiret denizlerini bize itaatkâr kıl. Ey her şeyin melekûtu elinde olan! Her şeyi bize itaatkâr kıl.
“Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.” (3 kere) (Meryem Sûresi: 1)
Bize yardım et; çünkü Sen yardım edenlerin en hayırlısısın. Bize (hidayet kapılarını) aç; çünkü Sen (hayrı) açanların en hayırlısısın. Bizi mağfiret et; çünkü Sen affedenlerin en hayırlısısın. Bize acı; çünkü Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.
Bizi rızıklandır; çünkü Sen rızık verenlerin en hayırlısısın. Bize hidayet et (bizi doğru yola ulaştır) ve bizi zalim topluluklardan kurtar.
Tarafımızdan bize, ilm-i ezelînde olduğu gibi (bize en çok menfaat verecek olanı en iyi Senin bildiğin) tertemiz bir (rahmet) rüzgârı ihsan et. O rüzgârı, Senin rahmetinin hazinelerinden (olup azap nâmına hiçbir şey taşımadan, bilakis aksine tamamıyla rahmet dolu olan bir rüzgâr) olduğu halde üzerimize yay.
O rüzgâr ile bizi dinde, dünyada ve ahirette selamet ve afiyetle beraber (çok rahmetli bir) şeref (ve iyilik) taşımasıyla taşı. Muhakkak ki Sen her şeye gücü yetensin.
Ey Allâhım! Kalplerimizin ve bedenlerimizin rahatı ile birlikte, dinimizin ve dünyamızın selamet ve afiyetiyle beraber işlerimizi bize kolaylaştır. Yolculuğumuzda bize yoldaş, ailemize ise vekil (onları koruyan ve muhafaza eden) ol. Düşmanlarımızın yüzlerinin hatlarını sil.
Mekânlarında (oldukları yerlerde) onların sûretlerini kötü bir hale çevir. Artık gitmeye ve bizim tarafımıza gelmeye güç yetiremesinler. (Zaten Sen bu hususta şöyle buyurmaktasın:)
‘Dileseydik (kâfirlikleri sebebiyle şimdiden hem görme güçlerini hem de gören uzuvlarını tümüyle gidermek için) elbette onların gözleri üzerine tam bir silme yapardık (göz çukurlarını alınları gibi dümdüz yapardık) da böylece onlar (eskiden beri alışıp bildikleri) o yola koşuşurlardı; fakat nereden görebileceklerdi?! (Ama Biz sonsuz rahmet ve hikmetimiz gereği dünyada onlara yollarını görme imkânı tanıdık ki, ahirette Bize karşı bir bahaneye sahip olamasınlar.)
Dileseydik elbette (günah işlemekte) oldukları yerde onların sûretlerini (maymuna, domuza yahut taşa) döndürürdük. Artık (istedikleri hedeflere ulaşmak için) ne hiçbir gidişe güç yetirebilirlerdi ne de (artları sıra geri) dönebilirlerdi. (Onlar bu cezaları çoktan hak etmişlerdi; lakin rahmetimiz ve hikmetimiz, şimdilik onlara mühlet vermeyi uygun gördü.)’ (Yâsin Sûresi: 66-67)
(Ey Allâhım! Yine Sen kâfirlerin hallerini anlatırken Yâsîn Sûre-i Celîlesi’nin başlangıcında şöyle buyurmaktasın:) ‘Yâ, Sîn. Hakîm olan (Allâh-u Te‘âlâ tarafından indirilmiş olması münasebetiyle birçok hikmetleri ve dosdoğru hükümleri ihtiva eden) o Kur’ân’a yemin olsun ki, (habibim) şüphesiz sen elbette (peygamber olarak) gönderilenlerdensin; (tevhid üzere istikametten ibaret) dosdoğru bir yol üzeresin.
(Gönderdiği peygamberlere ve kitaplara inanmayanlardan intikam alma gücüne sahip olan) O Azîz ve (inananlara son derece acıyan) Rahîm’in peyderpey indirdiği (Kur’ân’ın âyetleri)ni (oku).
Tâ ki sen öyle bir toplumu korkutasın ki babaları (ve ataları) uyarılmamıştır, bu sebeple de onlar (ahirette başlarına gelecek azaplardan) habersiz kimselerdir.
Andolsun ki, o («İnsanlar ve cinlerden topluca cehennemi dolduracağım») sözümüz onların pek çoğu üzerine kesinleşmiştir. Çünkü onlar (bunca delilleri gördükleri halde inadına) iman etmiyorlar.
Şüphesiz ki Biz onların boyunlarına büyük ve korkunç birtakım bukağılar (ve zincir tasmalar) yerleştirdik ki, onlar çenelere kadar dayanmıştır; bu nedenle bunlar da kafaları kaldırılıp gözleri yumulmuş kimselerdir.
(Bu durumda olanların sağa sola bakmaları ve aşağı doğru eğilmeleri düşünülemeyeceği gibi, kâfirlikle mühürlenmiş kimseler de Hakk’ın tarafına yönelemez ve hakikate boyun eğemezler. Bunun neticesi olarak da cehennemdeki ateş bukağılarından kurtulamazlar. Onlar inat ederek, kendilerine verilen imkânları âyetlerimizi anlama yönünde kullanmadıkları için) Biz onların önlerinden de büyük bir set, arkalarından da büyük bir set koymuşuzdur; böylece onları(n gözlerini) bürümüşüzdür. Bu yüzden onlar (hiçbir hakikati) göremezler.’ (Yâsîn Sûresi: 1-9)
(Ey Rabbim! Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in Uhud günü yaptığı duayla Sana yalvarıyoruz:) (O kâfirlerin) yüzleri zelil olsun (ve kahrolunmuş oldukları halde gerisin geriye dönsünler). (3 kere)
(Ey Allâhım! Zaten Sen de bu hususta şöyle buyurmaktasın:) ‘(Kıyamet günü) bütün yüzler O Hayy ve Kayyûm (olan, başı ve sonu olmayan, Zâtına ait bir hayata sahip olan, ayrıca mahlukatını yönetme ve koruyup kollama işini devamlı üstlenmiş bulunan Allâh-u Te‘âlâ) için alçalmıştır (eğilmiştir). Ama (Allâh’a ortak koşarak) büyük bir zulüm yüklenmiş olan kimse gerçekten hüsrana uğramıştır.’ (Tâhâ Sûresi: 111)
‘Tâ, Sîn.’ (Neml Sûresi: 1)
‘Hâ, Mîm, Ayn, Sîn, Kâf.’ (Şûrâ Sûresi: 1-2)
‘O (Allâh-u Te‘âlâ tatlı ve tuzlu) iki denizi salıvermiştir ki o ikisi (göz görüşünde aralarında hiçbir fâsıla bulunmayacak şekilde) birbirine kavuşmaktadırlar. Ama aralarında (kudretten) bir engel vardır ki birbirine taşkınlık (edip karışarak, farklı özelliklerini iptal) edemezler.’ (Rahmân Sûresi: 19-20)
‘Hâ, Mîm.’ (7 kere) (Mü’min Sûresi: 1)
(Kâfirlerle olan) işimiz (mücadelemiz) kızıştı ve (Allâh-u Te‘âlâ’nın kudret eliyle) yardım geldi (ve biz onlara galip geldik). Artık (düşmanlarımız) bize karşı galip gelemezler.
‘Hâ, Mîm. O kitabın indirilişi, O Azîz ve Alîm olan (herhangi bir kişinin Kendisi adına yalan uydurmasına engel olacak güce sahip olan ve kitabına inanan-inanmayan herkesi hakkıyla bilen) Allâh tarafındandır. (Müminlerin) günahlarını bağışlayıp örten, tevbelerini kabul eden, (inkâr edip isyan edenlere karşı) azabı çok şiddetli olan ve (iman edip salih amel işleyenlere) fazlaca lütuf sahibi bulunan (O Allâh) ki, Kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. Son varış ancak Onadır. (Artık O, itaatkâr ve isyankâr olan herkese karşılığını verecektir.)’ (Mü’min Sûresi: 1-3)
‘Bismillâh’ (her hayra açılan) kapımız, ‘Tebâreke’ (Sûresi düşmanlarımızdan bizi koruyan) duvarımız, ‘Yâsîn’ (Sûresi üzerimize dökülecek belalardan bizi koruyan) tavanımız, ‘Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd’ bize kifâyet eden (her şeye karşı bize yeterli gelen)dir.
(Ey Rabbim! Sen Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyuruyorsun:) ‘Muhakkak Allâh onlara (onların şer ve zararlarına) karşı sana kâfî gelecektir. (Her şeyi hakkıyla işiten) Semî de, (her şeyi tam manasıyla bilen) Alîm de ancak O’dur.’ (3 kere) (Bakara Sûresi: 137’den) (Öyleyse bize de işlerimizde kâfi gel ey Rabbim!)
Arş’ın (bütün âlemleri kaplayan koruma) örtüsü üzerimize sarkıtılmıştır. Allâh’ın rahmeti (ve feyizleri) bize bakıcıdır (yönelicidir). Allâh’ın güç (ve kuvveti) sebebiyle (düşmanlarımız) bize (hiçbir zaman) galip gelip zarar veremezler.
‘Zaten Allâh (onları) arkalarından kuşatıcıdır (ki kuşatılan bir şey kendisini kuşatandan kurtulamayacağı gibi, onlar da Allâh-u Te‘âlâ’nın ilim ve kudret dairesinden dışta kalamazlar ve onlara yapmak istediği şeyler hususunda O’nu âciz bırakamazlar). Doğrusu o (inkâr etmiş oldukları kitap), çok şerefli bir Kur’ân’dır. (Şeytanların ulaşımından) korunmuş bir Levha’dadır.’ (Bürûc Sûresi: 20-22)
‘Allâh koruyucu olarak (herkesten) daha hayırlıdır. Zaten acıyanların en merhametlisi ancak O’dur.’ (3 kere) (Yûsuf Sûresi: 64’ten)
‘Çünkü şüphesiz benim (kâfir ve münafıklara karşı koruyucum, yardımcım ve) Velîm ancak o Allâh’tır ki kitabı peyderpey indirmiştir. Zaten O (tüm) iyi kulları sahiplenerek (koruyup gözetmektedir).’ (3 kere) (A‘râf Sûresi: 196)
‘(Düşmanlarımın inkâr ve eziyetlerine karşı) bana yetecek olan ancak Allâh’tır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben (O’ndan gayri kimseye umut bağlamam ve kimseden korkmam, zira ben) ancak O’na tevekkül ettim. O (azametini Allâh-u Te‘âlâ’dan başka kimsenin bilemeyeceği kadar) çok büyük olan Arş’ın Rabbi de ancak O’dur.’ (3 kere) (Tevbe Sûresi: 129’dan)
O Allâh’ın ismiyle ki O’nun ismiyle birlikte olana ne yerde ne de gökte hiçbir şey zarar veremez. O hakkıyla işiten ve çok iyi bilendir. (3 kere)
O yüce ve büyük olan Allâh’ın yardımı olmadan hiçbir günahtan dönüş ve hiçbir ibadete kuvvet yoktur. (3 kere)
Yarattığı (zararlı) şeylerin şerrinden, Allâh-u Te‘âlâ’nın tastamam (eksiksiz) kelimelerine sığınırım. (3 kere)
Allâh-u Te‘âlâ Efendimiz Muhammed’e, onun âline ve ashâbına salât-ü selâm eylesin.





