İhvan Kitap

Hz. Ebubekir Efendimizin Hayatı, Menkıbeleri ve Hikmetli Sözleri

Hz. Ebubekir Efendimizin Hayatı, Menkıbeleri ve Hikmetli Sözleri

MEVLANA EBÛ BEKR ES-SIDDÎKU'L-EKBER (Radıyallâhu Anh)

 

                Peygamberlerden sonra, Ashâb-ı kirâmın ve insanların en üstünü. Asıl adı Abdullah bin Ebû Kuhâfe bin Âmir bin Amr bin Ka’b bin Sa’d bin Teym bin Mürre’dir. Babasının adı Osman olup, Kuhâfe lakabıyla meşhûrdur. Annesinin adı ise Selmâ binti Sahr’dır. Ümmül-Hayr lakabıyla tanınmaktadır. Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), Peygamber Efendimizden 2 yıl 3 ay küçüktür. Fil vak’asından sonra m. 573 yılında dünyaya gelmiştir. Müslüman olmadan önce adı, Abdüluzzâ veya Abdulkâ’be idi. Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) îmân ettikten sonra O’nun ismini “Abdullah” olarak değiştirdi. 38 yaşında müslüman olmakla şereflenen Hazreti Ebû Bekir; Peygamber Efendimizin vefât ettiği gün halife seçildi. Hilâfeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşında iken hicretin 13 (miladi 634) yılında Cemaziyelâhir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı. 15 gün hasta olarak yattıktan sonra vefât etti. Vasiyeti üzerine, hanımı Esma yıkadı. Cenâze namazını Hazreti Ömer kıldırdı. Peygamber Efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Se’âdete defn edildi.

                

Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) Aşere-i Mübeşşerenin yani Cennetle müjdelenen on sahabenin birincisidir. Peygamber Efendimizin kayınpederi, Hazreti Âişe’nin babasıdır. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh)’ın Rasûlullah Efendimize fevkalâde sadâkat ve sevgisi vardı. Vefâtına, Peygamberimizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ayrıldığından duyduğu aşırı üzüntüsü, gammı ve hasreti sebep olmuştur. Çünkü O’na karşı olan, sevgisi ve bağlılığı kelimelerle tarif edilemiyecek kadar çoktur.

                

Peygamber Efendimiz de, Ebû Bekir’i (Radıyallâhu Anh)çok severdi. O’nun için bizzat kendisine “Sen Allah-u Te’âlânın Cehennemden atîki (yâni azâd ettiği kimse) sin” ve “Cehennemden atîk olan (âzâd edilmiş kimse) görüp sevinmek isteyen kimse, Ebû Bekir’e baksın” buyurması bunun bir alâmetidir. Bir rivâyette de, Ebû Bekir’in annesi Ümmül Hayr-ı Selmâ’nın bir iki evladı olmuş ise de hiçbirisi yaşamamış olduğundan, Hazreti Ebû Bekir doğduğu zaman, annesi kucağına alıp, Kâ’beye götürmüş ve yaşaması için “Allah’ım bu çocuğu ölümden Âzâd edip bana bağışla!” diye duâ eyleyince; Kâ’be’nin her yanında “Yâ Emetellah, sana müjdeler olsun ki, çocuğun yaşayacak, seni pek sevindirecek Tevrat’da adı Sıddîk olarak bildirildi” nidası geldi. Oradakilerin hepsi bunu duydular. Bu sebeple de Atîk ismini verdiler. Yahud, soy ve sopunda ayıp ve kusur sayılabilecek herhangi bir şey görülmediği için bu lâkabı vermişlerdir, denildi.

                

Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), ilk imâna gelen, müslümanlıkla şereflenen hür erkektir. Kadınlardan ilk imâna gelen Hazreti Hadîce, kölelerden Zeyd bin Hârise ve çocuklardan Hazreti Ali’dir (Radıyallâhu Anh). Müslüman olmadan evvel, gençliğinde de Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) arkadaşı idi. Büyük bir tüccardı. Bütün malını, evini barkını Rasûlullah’ın uğrunda harcadı. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), İslâmiyeti kabul etmesine kadar geçen 38 senelik hayatında asla içki kullanmamış, putlara tapmamış, her türlü sapıklıktan, hurafelerden kaçınmış, iffetiyle ve güzel ahlâkı ile tanınmış bir kişiydi. Kavmi arasında sevilen ve saygı gösterilen birisi olup, fakîrlere yardım eder, muhtaç olanları gözetirdi. Dürüst bir tüccardı. Herkesin ona sonsuz bir itimadı vardı.

                

Hazreti Ebû Bekir’e Rasûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Peygamberliğini bildirip müslüman olmasını teklif ettiği zaman, hiç tereddüt etmeden İslâmiyeti kabul etmişti. Babası, annesi, çocukları ve torunları da müslümanlığı kabul etti. Peygamberimizi görüp Ashâb-ı kirâmdan olmakla şereflendiler. Ashâb-ı kiramdan hiçbiri, böyle bir şerefe nâil olmamıştır.

                

O’nun Müslüman oluşu hakkında bildirilen haberler çeşitlidir. Şöyle ki; Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), İslâmiyeti kabul etmeden yirmi sene önce, bir rüya görmüştü: “Gökten dolunay inip, Kâ’be-i muazzama’ya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya gelerek gökyüzüne yükselmişti. Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) evine düşen parça ise, gökyüzüne yükselmemişti. Hadiseyi gören Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) hemen evin kapısını kapamış sanki bu ay parçasının gitmesine mani olmuştu.”

                

Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen, yahûdi âlimlerinden birisine koşup, rüyasını anlatmıştı. O âlim cevabında: “Bu karışık rüyalardan biridir, onun için tabir edilmez” demişti. Fakat bu rüya, Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) zihnini kurcalamaya devam etmiş, yahûdinin cevabı, O’nu tatmin etmemişti. Bundan dolayı bir zaman sonra ticâretlerinden birinde, yolu rahib Bahîra’nın diyarına uğramıştı. Gördüğü rüyasının tabirini Bahîra’dan istemiş ve şu cevabı almıştı. Bahîra: “Sen neredensin?” dedi. Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) “Kureyştenim” diye cevap verince, Bahîra: “Mekke’de bir peygamber ortaya çıkıp hidâyet nuru, Mekke’nin her yerine ulaşacak, sen hayatında O’nun veziri, vefâtından sonra da, halifesi olacaksın” deyince Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) bu cevaba çok hayret etmişti. Hatta rahib, O’na şöyle demişti: “Çabuk, şimdi O’na ulaş. Şu anda vahy geldi. Mûsâ aleyhisselâmın da Rabbi olan Allah hakkı için, herkesten önce îmân eyle!” Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) bu rüyasını ve tabirlerini, Peygamber Efendimiz, (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) peygamberliğini açıklayıncaya kadar kimseye söylememişti.

                

Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), peygamberliğini açıklayınca, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) hemen Peygamber Efendimize koşup, “Peygamberlerin, peygamberliklerine delilleri vardır, senin delilin nedir?” diye suâl etmişti. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cevabında: “Bu nübüvvetime delil, o rüyadır ki, bir yahûdi âlimden tabirini istedin. O âlim karışık rüyadandır, itibar edilmez dedi. Sonra Bahîra rahib doğru tabir etti.” buyurarak, Ebû Bekir’e (Radıyallâhu Anh) hitaben: “Ey Ebû Bekir! Seni Hüdâya ve Rasûlüne davet ederim.” buyurmuştu. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), “Şehâdet ederim ki, sen Allah-u Te’âlâ’nın Rasûlüsün ve senin peygamberliğin hakdır ve cihanı aydınlatan bir nurdur.” diyerek, O’nu tasdîk edip Müslüman olmuştu.

                

Hazreti Ebû Bekir’in Müslüman oluşu, şu şekilde de ifâde edilmiştir: Muhammed Aleyhisselâma peygamberlik emri geldiğinde, “Bu sırrı kime söyleyebilirim, bu işi kime açıklayabilirim” diye düşünmüştü. Peygamber Efendimizin, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) ile, yakın arkadaşlığı ve bu sebeple de O’na karşı pek fazla sevgisi vardı. Ayrıca Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) çok akıllı ve doğruyu görüp seçebilmesiyle de meşhûrdu. Bunun için, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nübüvvet sırrını O’na açmayı tasarlamıştı. Sabahleyin, Ebû Bekir’e (Radıyallâhu Anh) varmak ve bu sırrı O’na açmak maksadıyla evden çıkmıştı.

                

O gece, Peygamber Efendimiz böyle düşünürken, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) da şöyle düşünüyordu: “Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç uygun değildir. Zira, hiçbir zarar ve fayda vermeye kadir olmayan bir heykele ibâdet etmek, akıllıca bir iş değildir. Yerin ve göğün yaratıcısı buna râzı olmaz. Bu düşünceyi ise, Peygamberimiz’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) başkasına arz etmek lâyık değildir. Zira, olgun ve akıllı, doğru görüşlü olduğu tecrübe edilmiştir. Yarın, ziyâret için O’na varayım, bu hâli arz edeyim. O ne derse, öyle amel edeyim!” Bu düşünce ile Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) sabahlamış, Peygamber Efendimize varmak için evden çıkıp, yolda karşılaşmışlar, birbirlerine karşı “Sözleşmeden birleştik” demişlerdi. Rasûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle söze başlamışlar:

 

“Bir meşveret için, sana geliyordum.” Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) da: “Ben de, bir fikir sormak için yanınıza geliyordum” dedi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Söyle yâ Ebâ Bekir” buyurdular. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh): “Sen her işte öndersin, önce sen söyle!” dediler. Peygamber Efendimiz: “Dün, bana bir melek görünüp, Hak Te’âlâ’dan (Halkı dine davet eyle!) diye emir getirdi. Ben endişede kaldım. Bugün sana geldim. Seni, İslâm dinine davet ederim. Ne dersin?” buyurdular. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh): “İslâmiyete önce beni kabul eyle! Çünkü, dün gece sabaha kadar bu fikirde idim. Şimdi ise bu sözü işittim” dedi. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buna çok sevinip, Ebû Bekir’e (Radıyallâhu Anh) İslâmiyyeti anlattılar. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) da kabul edip, mü’minlerin serdârı oldu.

                

Diğer bir rivâyette ise Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), Peygamber Efendimize peygamberlik gelmeden önce ticâret maksadıyla Yemen’e gitmişlerdi. Bu seferlerinde, Yemen’de bulunan, Ezd kabilesinden, çok kitap okumuş ve ömrü üçyüzdoksan yıla ermiş bulunan bir ihtiyara rastlamıştı. Bu ihtiyar Hazreti Ebû Bekir’e (Radıyallâhu Anh) bakıp:

 

“Zannederim ki sen, “Mekke halkındansın” deyince, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) “Evet, öyledir” demiş ve aralarında şu konuşma geçmişti, ihtiyar: “Sen Kureyşten misin?” “Evet!” “Benî Temimden misin?” Evet!. “Bir alâmet daha kaldı.” Nedir? diye sormuşlar “Karnını aç, göreyim.” “Bundan maksadın nedir, söyle?” “Kitaplarda okudum ki, Mekke’de bir Peygamber gelir. O’na, iki kimse yardımcı olur. Biri genç, diğeri ihtiyardır. Genç olanı, nice zorlukları kolaylığa çevirir. Çok belâları giderir. O ihtiyar kişi ise, beyaz benizli, ince belli olup, karnı üzerinde bir siyah ben vardır. Zannederim ki, o kimse sensin. Karnını aç, göreyim” dedi. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) da açmış; göbeği üzerindeki siyah beni görünce, “Vallahi o kimse sensin” deyip, Ebû Bekir’e birçok vasiyetlerde bulunmuştu. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), işini bitirince, vedalaşmak, için ihtiyarın huzuruna varmış, Peygamber Efendimiz hakkında bir kaç beyit söylemesini ondan istemiş, bunun üzerine ihtiyar, oniki beyt okumuş, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh)’da bunları ezberlemişti.

                

Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) seferden Mekke-i mükerreme’ye dönünce, Ukbe İbni Ebû Mu’ayt, Şeybe, Ebû Cehil, Ebü’l Bühterî gibi, Kureyşten ileri gelen kimseler, O’nu ziyârete evine gelmişlerdi. Ebû Bekir onlara hitaben: “Aranızda hiçbir hâdise oldu mu?” buyurmuş. Cevaplarında: “Bundan daha garip bir hâdise olur mu ki, Ebû Tâlib’in yetimi, peygamberlik dâvası ediyor ve sizler, baba ve dedeleriniz, bâtıl dindensiniz diyor. Eğer hatırın olmasaydı, O’nu bu zamana kadar sağ bırakmazdık. Sen O’nun iyi dostusun, bu işi sen hallet demişlerdi. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) onlardan özür dileyerek, oradan ayrılmış, Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hadîce’nin (Radıyallâhu Anha) evinde olduğunu öğrenip, varıp kapıyı çalmış, Peygamber Efendimiz kendilerini karşılayınca: “Yâ Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), senin hakkında söylenilenler nedir?” demiş. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ben Hak Te’âlâ’nın peygamberiyim. Sana ve bütün Âdemoğullarına gönderildim. Îmân getir ki, Hak Te’âlâ’nın rızâsına vâsıl olasın ve canını Cehennemden koruyasın” buyurdular. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) buna delil nedir? deyince, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “O, Yemen’de gördüğün ihtiyarın hikâyesi delildir”, buyurdular. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh): “Ben Yemen’de pek çok ihtiyar ve genç gördüm” dedi. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cevabında: “O ihtiyar ki, sana oniki beyit emânet verdi ve bana gönderdi” diyerek o beyitlerin hepsini okudu. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) bunu sana kim haber verdi, deyince; cevabında; “Benden evvelki peygamberlere gelen melek haber verdi” buyurdular. Bunu söyler söylemez, elini bana ver deyip, mübârek elini tutmuş, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah, Ve Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” diyerek müslüman olmuştur. Hayatında ilk defa duyduğu, yüksek bir sevinçle evine müslüman olarak dönmüştür. Nitekim bir hadîs-i şerîfte: “Her kime imânı arz ettiysem, yüzünü buruşturur, tereddütle bakardı. Ancak Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh) imânı kabul etmekte hiç tereddüt ve duraklama etmedi.” buyurulmuştur.

                

Hazreti Ebû Bekir, müslüman olunca, hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da, müslüman olmaları için ikna etti. Ashâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olan Osman bin Affân, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahman bin Avf, Sa’d İbni Vakkâs, Ebû Ubeyde bin Cerrâh gibi yüksek şahsiyetler onun tavsiyesi ile müslüman olmuşlardır.

                

İslâmiyeti kabul eden Hazreti Ebû Bekir’i dininden vazgeçirmek için Kureyş müşriklerinin azılı pehlivanlarından Nevfel bin Adviye, bir ipe bağlayıp işkence etmeye başladı. Kendi kabilesi olan Benî Teym, bunu gördükleri halde aldırış etmediler. Birgün Rasûlullah Efendimiz, yeni müslüman olanlardan birkaçı ile Erkam bin Erkam’ın (Radıyallâhu Anh) Safa tepesindeki evinde oturuyorlardı. Başta Hazreti Ebû Bekir olmak üzere, hepsi bu yeni dinin müşriklere açıklanmasını arzuladıklarını bildirdiler. Henüz açıkça tebliğ edilmek emri verilmemişti. Peygamber Efendimiz de: “Ey Ebû Bekir! Bizim sayımız henüz az. Bu işe yetmeyiz” buyurdu ise de, Ebû Bekir’in ve arkadaşlarının arzularının çokluğundan onları kıramadı. Hemen Mescid-i Haram’ın bir tarafına topluca oturdular. O sırada müşrikler de orada toplu halde bulunuyorlardı. Hazreti Ebû Bekir ayağa kalktı. Putlardan yüz çevirip, Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberi Muhammed aleyhisselâma inanmanın lâzım olduğunu anlatmaya başlayınca, müşrikler hep birden Ebû Bekir’e ve arkadaşlarına saldırdılar. Yumruk ve tekmelerle ortalığı, alt üst ettiler. Hazreti Ebû Bekir’i fena halde tartaklayıp dövdüler. Utbe bin Rebîa, demirli ayakkabılarını Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) yüzüne çarpa çarpa yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı, bilinmez hale getirdi. Benî Teym kabilesine mensûb olan kişiler yetişip ayırmasaydılar öldürünceye kadar dövmeye devam edeceklerdi. Kabilesinden olan kişiler bitkin ve perişan bir hale gelen Hazreti Ebû Bekir’i bir çarşafın içine koyarak evine götürdüler. Hemen geri dönüp Kâ’beye geldiler: “Eğer Ebû Bekir ölecek olursa, yemin olsun ki, biz de Utbe’yi gebertiriz!” dediler ve yine Hazreti Ebû Bekir’in yanına gittiler.

                

Hazreti Ebû Bekir, uzun bir süre kendine gelemedi. Babası ve Benî Teym’liler, O’nu ayıltmak için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi, gözlerini açar açmaz, ezik bir sesle: “Rasûlullah ne yapıyor? O, ne haldedir? Ona da dil uzatmışlar, hakaret etmişlerdi” diyebilmişti; Annesi Ümm-ül-Hayr’a dediler ki: “Sor bakalım, birşey yer veya içer mi?” Hazreti Ebû Bekir’in yemeğe ve içmeğe ne isteği vardı, ne de bir gücü! Ev, tenhalaşınca annesi ona: “Ne yersin, ne içersin?” diye sordu. Hazreti Ebû Bekir gözlerini açtı ve “Rasûlullah ne haldedir, ne yapıyor?” dedi. Annesi, “Vallahi arkadaşın hakkında hiçbir bilgim yok!” dedi. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh): “Hattâb’ın kızı Ümmü Cemil’e git, Rasûlullah’ı ondan sor!” dedi. Annesi Ümm-ül-Hayr, kalkıp Ümmü Cemil’in yanına gitti ve: “Oğlum Ebû Bekir, senden Abdullah’ın oğlu Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) soruyor. Acaba ne haldedir?” Ümmü Cemil de: “Benim ne Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ne de Ebû Bekir hakkında bir bilgim var! İstersen seninle birlikte gidelim?” dedi. Ümm-ül-Hayr, “Olur” deyince, kalktılar, Hazreti Ebû Bekir’in yanına geldiler. Ümmü Cemîl, Hazreti Ebû Bekir’i böyle perişan bir vaziyette, yaralar ve bereler içinde görünce, kendisini tutamıyarak çığlık kopardı ve: “Sana bunu yapan bir kavim, muhakkak azgın ve taşkındır. Allah’tan dileğim, onların cezâsını bulmalarıdır.” dedi. Hazreti Ebû Bekir, Ümmü Cemil’e: “Rasûlullah ne yapıyor, ne haldedir?” diye sordu. Ümmü Cemîl, Ona: “Burada annen var, söylediğimi işitir” dedi. Hazreti Ebû Bekir de: “Ondan sana bir zarar gelmez, sırrını yaymaz” deyince, Ümmü Cemîl: “Hayattadır, hali iyidir” dedi. Tekrar “Şimdi o nerededir?” diye sordu. Ümmü Cemîl: “Erkâm’ın evindedir.” dedi. Hazreti Ebû Bekir: “Vallahi, Rasûlullahı gidip görmedikçe, ne yemek yerim, ne de bir şey içerim!” dedi. Annesi: “Sen, şimdi biraz bekle, herkes uykuya dalsın!” dedi. Herkes uyuyup, ortalık tenhalaşınca, Hazreti Ebû Bekir, annesine ve Ümmü Cemîl’e dayanarak, yavaş yavaş Rasûlullah’ın yanına vardı. Sarılıp öptü. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı. Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) bu hali, Peygamber Efendimizi çok üzdü. Hazreti Ebû Bekir: “Yâ Rasûlallah! Babam, anam sana fedâ olsun! O azgın adamın, yüzümü gözümü yerlere sürtüp, beni bilinmez hâle getirmesinden başka bir üzüntüm yok! Bu yanımdaki de, beni dünyaya getiren annem Selmâ’dır. Onun hakkında duâ buyurmanızı istirham ediyorum. Umulur ki, Allahü teâlâ, Onu senin hürmetine Cehennem ateşinden kurtarır” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Selmâ’nın müslüman olması için Allah-u Te’âlâ’ya yalvardı. Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) duâsı kabul olunmuştu. Annesi de hidâyete kavuşup müslümanlığı kabul etti. Böylece ilk Müslümanlardan biri olmakla şereflendi.

                

Hazreti Ebû Bekir, Peygamber Efendimiz ne söylerse, itiraz etmez hemen kabul ederdi. Hatta herkesin itiraz ettiği meseleleri bile itirazsız kabullenirdi. Meselâ Peygamberimizin Mi’râc mucizesini kabul etmeleri böyle oldu. Rasûlullah Efendimiz, Mi’râc’tan dönüp sabah olunca, Kâ’be yanına gidip Mekkelilere Mi’râcı anlattı. İşiten kâfirler, alay etti. Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış, dediler. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vaz geçti. Birkaçı sevinerek Ebû Bekir’in evine geldi. Çünkü bunun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: “Ey Ebû Bekir! Sen çok kerre Kudüs’e gittin geldin. İyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek ne kadar zaman sürer” dediler. Hazreti Ebû Bekir: “İyi biliyorum. Bir aydan fazla”, dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. Akıllı, tecrübeli adamın

sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Ebû Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek: “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı” diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.

                

Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), Rasûlullahın mübârek adını işitince, “Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmişdir” deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve “Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e sihir yapmış” diyorlardı. Ebû Bekir hemen giyinip, Rasûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, “Yâ Rasûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allâh-u Te’âlâ’ya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Yâ Rasûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana fedâ olsun.” dedi. Ebû Bekir’in sözleri, kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o gün Hazreti Ebû Bekir’e “Sıddîk” dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

                

Hazreti Ebû Bekir, Rasûlullah’ın en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke’den Medine’ye hicrette de devam etti. O’na mağara arkadaşı oldu. Mağâra’da üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine’ye varıncaya kadar Rasûlullah’ın bütün hizmetini O gördü. Medine’deki mescid yapılırken O’nunla beraber çalıştı. Hiçbir hizmetten, fedâkârlıktan geri kalmadı.

                

Hazreti Ebû Bekir, Rasûlullah Efendimizle birlikte bütün harplerde bulunmuş, bir kısmında ordu kumandanlığı vazifesi kendisine verilmiştir. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber Efendimizin muhâfızlığını yapmış, Efendimize karşı bedenini siper etmiştir. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir. Tebük harbinde, sancaktarlık görevini yürütmüştür.

                

İslâmın zuhurundan 21 yıl sonra Mekke şehri, müslümanlar tarafından feth edildi. Mekke halkı Hazreti Peygamberin huzuruna gelerek İslâm’ı kabul etmeye başladılar. Hazreti Peygamber, Safa tepesine oturmuş, yeni müslümanların bîatini kabul ediyordu. Hazreti Ebû Bekir babasının yanına gelerek: “Babacığım! Artık İslâm’ı kabul etme zamanı geldi. Haydi, seni Rasûlullah’ın yanına götüreyim dedi. Ebû Kuhâfe’nin kabul etmesi üzerine, Hazreti Ebû Bekir, babasının koluna girerek onu, iki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzuruna getirdi. Ebû Kuhâfe, gayet ihtiyardı ve gözleri de görmüyordu. Hazreti Peygamber onları görünce ayağa kalktı ve muhabbet dolu bir sesle: “Ey Ebû Bekir! İhtiyar babana niçin zahmet verdin? Onu buralara kadar yordun. Biz onun ayağına giderdik” diye iltifat buyurdu. İhlâs, takva ve sadakat güneşi Hazreti Ebû Bekir “Yâ Rasûlallah! Babamın sizin ayağınıza gelmesi daha uygundur” dedi.

 

                Ebû Kuhâfe’nin müslüman olmasıyla Hazreti Ebû Bekir’in ailesi, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hiçbir aileye nasip olmayan büyük bir şeref ve fazîlete erişti. Çünkü bir ailede dört kuşak müslümanlık ve sahabîlik tacını başlarına giymiş oldular. Ebû Kuhâfe, oğlu Ebû Bekir’in halife olduğu günleri gördü. Hazreti Ömer’in hilâfeti devrinde îmânlı olarak âhirete göç etti, Hazreti Ebû Bekir hicretin dokuzuncu (miladi 631) senesinde Hac kafilesi başkanlığında görev yapmıştır. Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, onyedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Ebû Bekir’e (Radıyallâhu Anh) uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

                

Hazreti Ebû Bekir, hicri 10 senesinde, Peygamberimizin vefâtı üzerine Ashâb-ı kirâmın sözbirliğiyle halife seçilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâmdan sonra Müslümanların halifesi, yani Peygamberimizin vekili ve müslümanların reisi, Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk olmuştur. Ondan sonra da sırası ile Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali halife olmuşlardır. Bu dördünün üstünlük sıraları, halifelikleri sırası gibidir. Bunlardan ilk ikisinin, yani Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’in, diğer ikisinden üstün olduğunu Ashâb-ı kirâmın ve Tâbiîn hazretlerinin hepsi söylemişlerdir. Bu sözbirliğini bütün din âlimleri haber vermektedir. Ebül-Hasen-i Eş’âri buyuruyor ki “Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’in  (Şeyhaynın), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmıyan ya cahildir veya inatçıdır” Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh) buyuruyor ki: “Beni, Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’den üstün tutan, iftira etmiş olur. İftira edenleri dövdükleri gibi, onu döverim.” Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de (Gunyet-üt-Talîbîn) kitabında buyuruyor ki Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Allahü teâlâdan istedim ki, benden sonra Ali (Radıyallâhu Anh) halife olsun. Melekler dedi ki: Yâ Muhammed Allahü teâlânın dilediği olur. Senden sonra halife, Ebû Bekr-i Sıddîkdır”, Abdülkâdir-ı Geylânî yine buyurdu ki: Ali (Radıyallâhu Anh) dedi ki: Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bana dedi ki: “Benden sonra halife Hazreti Ebû Bekir olacaktır. Ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra da Sen (Radıyallâhu Anh) olacaksın!”

                

Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh) buyuruyor ki: Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) doğru sözlüdür. Ondan işittim ki, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Günah işleyen biri, pişman olur, abdest alıp, namaz kılar ve günahı için istiğfâr ederse, Allah-u Te’âlâ, o günahı elbette af eder. Çünkü Allah-u Te’âlâ, Nisâ sûresi yüzdokuzuncu âyetinde: Biri günah işler veya kendine zulüm eder, sonra pişman olup, Allah-u Te’âlâya istiğfâr ederse Allah-u Te’âlâ’yı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur buyurmaktadır” dedi. Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefât ettiği haberi, Ashâb-ı kirâm arasında yayılınca herkesin aklı başından gitti. Hazreti Ömer kılıcı eline alıp, “Rasûlullah öldü” diyenin kellesini uçururum, deyip ortaya çıktı. Herkes, üzüntüden ve Ömer’in (Radıyallâhu Anh) bu halinden korktuğu halde, Hazreti Ebû Bekir, cesaretini muhafaza ederek, Ashâb-ı kirâmın arasına girdi. Onlara Rasûlullah’ın da öleceğini, O’nun da bir insan olduğunu bildiren âyet-i kerîmeyi okuyup, te’sîrli sözler söyleyerek nasîhat etti. Halkı sükûna ve huzura kavuşturdu. Derhal halife seçimi yapıldı. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.

                

Hazreti Ebû Bekir Pazartesi günü halife seçilince, Salı günü, Mescid-i şerîfe gelip, Ashâbı topladı. Minbere çıktı. Hamd ve senadan sonra: “Ey Müslümanlar! Sizin üzerinize halife ve emir oldum. Halbuki, sizin en iyiniz değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Fena bir iş yaparsam, bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanettir. Yalancılık hıyânettir. Sizin zayıfınız, bence çok kıymetlidir. Onun hakkını kurtarırım. Kuvvetine güveneniniz ise, bence zayıftır. Çünkü ondan başkasının hakkını alırım. İnşa Allah-u Te’âlâ, hiçbiriniz cihadı terk etmesin. Cihadı terk edenler zelîl olur. Ben Allah’a ve Rasûlüne itâat ettikçe, siz de bana itâat ediniz. Eğer ben Allah’a ve Rasûlüne âsi olur, doğru yoldan saparsam, sizin de bana itâat etmeniz lazım gelmez. Kalkınız, namaz kılalım. Allah-u Te’âlâ hepinize iyilik versin.” dedi.

                

Rasûlullah Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefât edince, İslâmiyetten ayrılma tehlikesi birdenbire büyüdü. Her tarafı dehşet bürüdü. Yemen’deki ve başka yerlerdeki memurlar geri gelmeye, kara haberler getirmeğe başladılar. Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Mekke, Medine ve Tâiften başka bütün Arabistan halkı İslâmiyetten ayrıldılar. Mürtedlerin sayısı yanında müslümanlar pek az idi. Fakat, Rasûlullahın halifesi, zamân-ı seâdetteki gelişmeyi hiç değiştirmemeye ve Rasûlullahın niyetlerini yerine getirmeye kararlı idi. Halife seçiminden sonra, Ashâb-ı kirâm arasında Hazreti Üsâme’nin sefere gidip gitmemesi hakkında ihtilaf edilmişti. Rasûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Üsâme’yi sekizbin kişilik bir kuvvetle Şam tarafına göndermişti.

 

Mübârek eliyle Üsâme’ye bir de bayrak vermişlerdi. Ordu henüz Medine’den çıkmamıştı. Rasûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefât ettiler. Muhacirler ve ensar (Radıyallâhu Anh) bu kuvvetin Şam’a gönderilmemesini istiyorlardı. Çünkü, bir taraftan yahudi ve hıristiyanlar, diğer tarafdan mürted ve münafıklar dine saldırıyorlardı. Bu kadar kuvveti kendimizden uzak tutarsak halimiz ne olur! diyorlardı. Hazreti Ebû Bekir, “Kuvvetimiz olmadığını her tarafın boş olduğunu görerek, kurtlar gelip çoluk çocuğumuzu evden çekip götürmeye kalkışsalar, yine bayrağını Rasûl-i Ekrem’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübârek eliyle verdiği Üsâme’nin (Radıyallâhu Anh) ordusunu Şam’a  göndereceğim” buyurup hemen gönderdi. İslâm düşmanları bu hareketi görüp korktular. Müslümanlar kuvvetli olmasaydı, bu kadar kuvveti uzağa göndermezlerdi, dediler. Mürtedlerle (dinden ayrılanlar) muharebeyi göze aldı. Her tarafa birlikler gönderdi. Medine’ye hücuma hazırlanan düşman üzerine, gece şiddetli bir çıkış yaparak, sabaha kadar savaştı. Hepsini dağıttı. Yanındaki askerlerle birlikte, uzakdaki mürtetlerle muharebeye gitmek üzere devesine bindi. Fakat, Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh) halifenin devesinin yularını tutup, “Ey Rasûlün halifesi! Nereye gidiyorsun? Sana Rasûlullahın Uhud muharebesinde söylediğini söylerim. O gün sana (Kılıcını kınına sok! Ölümünle bizi yakma!) buyurmuştu. Vallahi, sana bir hâl olur ise, Müslümanlar, senden sonra düzen bulmaz” dedi. Ashâb-ı kirâmın hepsi, Hazreti Ali’yi tasdîk etti. Bunun üzerine halife hazretleri Medine-i münevvere’ye döndü. Sonra, onbir kabileye bölükler gönderdi. Bunlardan Hazreti İkrime emrindeki asker, Yemâme’de, Müseyleme’nin kırkbin askerine karşı gelemedi. Halife, Hazreti Hâlid bin Velîd’i imdada gönderdi. Hazreti Hâlid, Talha ve Sücâh ve Mâlik bin Nüveyre’yi perişan edip, Medine’ye dönmüştü. Yemâme’de de büyük zafer kazandı. Yirmibin mürted öldürdü. İkibine yakın müslüman şehîd oldu. Amr İbn-i Âs (Radıyallâhu Anh) da, Huzâ’a kabilesini hidâyete getirdi. Âlâ bin Hadremi (Radıyallâhu Anh) Bahreyn’de çetin muharebeler yapıp mürtedleri dağıttı. Huzeyfe, Arfece ve İkrime, (Radıyallâhu Anh) Umman ve Bahreyn’de birleşip, mürtedleri bozdular. Onbin mürted öldürdüler. Halife, Hâlid bin Velîd’i (Radıyallâhu Anh) Irak tarafına gönderdi. Hîre’de yüzbin altın cizye aldı. Hürmüz kumandasındaki İran ordusunu bozdu. Basra’da otuzbin kişilik orduyu perişan etti. İmdada gelen büyük ordudan yetmişbin kâfir öldürüldü. Sonra, çeşitli muharebelerle, büyük şehirler aldı. Halife, Medine’de ordu toplayıp, Hazreti Ebû Ubeyde kumandasında Şam taraflarına, Amr İbni Âs’ı (Radıyallâhu Anh) da Filistin’e gönderdi. Sonra Yezîd bin Ebû Süfyân’ı Şam’a yardımcı gönderdi. Sonra asker toplayıp, Hazreti Muâviye kumandasında, kardeşi Yezîd’e yardımcı gönderdi. Hazreti Hâlid bin Velîd’i de Irak’dan Şam’a gönderdi. Hazreti Hâlid, askerin bir kısmını Müseynâ’ya bırakıp, birçok, muharebe ve zaferlerle Suriye’ye geldi.

                

İslâm askerleri birleşerek Ecnadin’de büyük Rum ordusunu yendiler. Sonra, Yermük’de 46.000 İslâm askeri, Herakliyüs’ün 240 000 askeri ile uzun ve çetin savaşlar yapıp galip geldi. Yüzbinden ziyâde Rum askeri öldürüldü. Üçbin müslüman şehîd oldu. Bu muharebede İslâm kadınları da harp etti. Baş kumandan Hazreti Hâlid bin Velîd’in ve Hazreti İkrime’nin şaşılacak kahramanlıkları görüldü. Bütün bu zaferler, halifenin cesareti, dehası, güzel idaresi ve bereketi ile oldu. Yermük savaşı yapılırken, halife Medine’de vefât etti.

 

Onun devrinde, İslâm devlet idaresinin temelleri sağlamlaşmış, Kur’ân-ı kerîm’in bir hükmü dışına çıkılmadığı gibi, dinden ayrılmak isteyenlere fırsat verilmemiştir. Mürtedlerle yapılan bu harplerdenYemâme’de, birçok hâfız şehîd olmuştu, Hazreti Ömer’in de teklifi ile Kur’ân-ı kerîm’in bir kitap halinde toplanması kararlaştırılıp, bu görev Zeyd bin Sâbit’e (Radıyallâhu Anh) verildi. Hazreti Ebû Bekir’in en büyük hizmetlerinden biri de, Kur’ân-ı kerîmi kitap halinde toplatması olmuştur.

                

Cebrâil Aleyhisselâm her sene bir kerre gelip, o ana kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerîm’i, Levh-il- Mahfuz’daki sırasına göre okur, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Âhireti teşrif edeceği sene, iki kerre gelip, tamamını okudular. Peygamberimiz ve Ashâbından çoğu, Kur’ân-ı kerîm’i tamamen ezberlemişti. Bazıları da bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselâm ahirete teşrif ettiği sene, halife Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, Hazreti Zeyd bin Sâbit’in başkanlığındaki bir hey’ete, bütün Kur’ân-ı kerîm’i kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mıshaf veya Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahâbî bu Mushaf’ın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sûreler belli değildi. Üçüncü halife Osman (Radıyallâhu Anh) hicretin yirmibeşinci senesinde, sûreleri birbirinden ayırdı, yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Basra, Bağdâd, Yemen, Mekke ve Medine’ye gönderdi. Bugün, bütün dünyâda bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

                

Hazreti Ebû Bekir, Ashâb-ı kirâmın en çok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur. İslâmî ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Rasûlullah Efendimiz O’nun hakkında “Allah-u Te’âlânın kalbime akıttıklarını, Ebû Bekir’in kalbine akıttım”buyurmuştur. Böylece O, Muhammed aleyhisselâmdan sonra insanların en üstünü oldu. Hicrette O’nun yol arkadaşı idi. Mağarada beraber idiler. Hayatı boyunca Peygamber Efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Her işinde O’nun veziri oldu. Bir meselede Ashâb-ı kirâm ile istişare ederken Hazreti Ebû Bekir’i sağına, Hazreti Ömer’i de soluna oturturdu. Görülecek mesele hususunda, önce bu ikisinin reyini, görüşünü sorar, sonra da diğer Sahâbîlerin görüşlerine yer verirdi. Çünkü Hazreti Ebû Bekir’in ilmi o kadar yüksekti ki, Ashâb-ı kirâmın (Radıyallâhu Anh) en yükseklerinden olan Hazreti Ömer, Peygamber Efendimizin Hazreti Ebû Bekir seviyesinde anlattığı şeyleri anlayamazdı. Hazreti Ömer bir gün geçerken, Rasûlullahın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekir Sıddîk’a (Radıyallâhu Anh) birşey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Ömer’i (Radıyallâhu Anh) görünce, “Yâ Ömer, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim” dediler. Çünkü o daima, “Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!” buyururdu. Hazreti Ömer, “Dün Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) Kur’ân-ı kerîm’den anlayamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Rasûlullah ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, birşey anlıyamadım” dedi. Çünkü Ebû Bekir’in yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer (Radıyallâhu Anh) o kadar yüksek idi ki, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), “Ben Peygamberlerin sonuncusuyurn. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu” buyurdu. Böyle yüksek olduğu halde ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Kur’ân-ı kerîm’in Hazreti Ebû Bekir’e anlatılan tefsîrini anlıyamadı. Çünkü Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) herkesin derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekir’in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat, bu da, hatta Cebrâil aleyhisselâm dahi, Kur’ân-ı kerîm’in mânâsını, esrarını, Rasûlullah’a sorardı. Resûlullah Kur’ân-ı kerîm’in hepsinin tefsîrini Ashâbına bildirmiştir. Kur’ân-ı kerîm’in tefsiri için lâzım olan bütün ilimler, Hazreti Ebû Bekir’de mevcuttu. Yaşadığı zamanda Kureyş’in âlimi olarak tanınırdı. Gayet güzel konuşur, Arap dilinin belâgatına da vâkıftı. Rasûlullahtan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çok feyizlere kavuşmuş, Kur’ân-ı kerîm’in mânâsına ve hakikatine ait bütün bilgileri bizzat O’ndan almıştır. Kur’ân-ı kerîm’den hüküm çıkarmak hususunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin mânâ ve hakikatlarına hakkıyla muttali (öğrenmiş) idi. Ashâb-ı kirâm ve Tâbiînin âlimleri, birçok âyet-i kerîmelerin tefsîrini O’ndan alıp bildirmişlerdir.

                

Hazreti Ebû Bekir’in hadîs ilminde de üstün bir hizmeti olmuştur. Rasûlullah’ın her haline ve her işine pek yakından vâkıf bulunuyordu. Ashâb-ı kirâm, birçok meselede Rasûlullah’ın nasıl hareket ettiğini Ebû Bekir’den (Radıyallâhu Anh) soruyordu. Kendisinden, Hazreti Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Aliyyü’l-Mürtezâ, Abdurrahman bin Avf, Abdullah İbni Mes’ûd, Abdullah İbni Abbas, Abdullah İbni Ömer, Huzeyfet-ül- Yemânî, Zeyd bin Sâbit (r.anhüm.) ve daha birçok Sahâbî hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Rasûl-i Ekrem’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefâtından sonra hemen hilâfet işlerine başlaması ve meşguliyetinin çok olması ve her işittiğini rivâyet edecek kadar uzun yaşamamış olması sebebiyle rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin sayısı azdır. Bunların 142 adet olduğu kaynak eserlerde zikredilmektedir. Rasûlullah Efendimizden bizzat işiterek rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin bazıları şunlardır:

                

“Misvak ağzı temizlemeğe, Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşmağa vesîledir.”

“Allah-u Te’âlâ’dan ömrünüzün başında ve sonunda afiyet ve yakîn isteyeniz.”

“İmamlar (halîfeler) Kureyştendir.” “Doğruluğa ve iyiliğe dikkat edin, zira bu ikisi Cennete götürür. Yalandan ve kötülükten sakının,

zira bunlar Cehenneme götürür.”

“Peygamberler miras bırakmazlar. Onların bıraktıkları sadakadır.”

“Peygamberler, ruhunun kabz olunduğu yere (vefât ettikleri yere) defin olunurlar.”

                Ebû Bekr-i Sıddîk’ın (Radıyallâhu Anh), fıkıh ilminde üstün bir yeri vardır. Ashâb-ı kirâmın en büyük fakîhlerindendi. Rasûl-i Ekrem’in zamanında bile fetva verirdi. Rasûlullah’tan yayılan bütün ilimlere ve feyizlere ayna olmuştu. İslâmî ilimlerin her meselesini bilirdi (ve hükümlerinin hepsine hakkıyla vâkıftı). Ashâb-ı kirâmın içinde “fukahâ-ı seb’a” adı ile meşhûr olan yedi büyük âlimden biri de Hazreti Ebû Bekir idi. Fetvalarının adedi itibarıyla bunların mutavassıtlarındandı? Kendi hilafeti devrinde kurulan dîni müesseselerden (kuruluşlardan) biri de, “İftâ makamı” (fetva makamı) idi. Bu kuruluşun en önemli görevi, fıkhî (dini meseleleri araştırıp, tetkik ve tahkik edip), dînî hükümlerde icma’ın (birliğin) hâsıl olmasına çalışmaktı. Müslümanların sorularına cevap vermek suretiyle, hem onlara faydalı olunuyor, hem de, ilmin gelişmesi temin ediliyordu (sağlanıyordu). İslâmiyetin zimmîlere (gayri müslim vatandaşlara) tanıdığı bütün haklar eksiksiz yerine getirilmekteydi.

                

Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, tasavvuf ilminin bütün yüksek marifetlerine kavuşmuştu. Rasûlullah’ın kalbine akıtılan feyizlerin, marifetlerin hepsi O’na da verilmişti. Rasûlullah’tan sonra Allah-u te’âlâ’yı en iyi tanıyan ve en çok ibadet eden O’dur. Tasavvuf, Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) izinde bulunmak, O’nun gösterdiği yoldan ayrılmamaktır. İnsanların yaratılışları ayrı ayrı olduğu için tasavvuf yolları da ayrılmıştır. Bu ümmetin sonra gelen evliyâsı, Rasûlullah’tan gelen feyizlere, nurlara iki yoldan kavuşmuştur. Birisi nübüvvet yolu, diğeri de vilâyet yoludur. Müslümanlar, nübüvvet yolunun bütün marifetlerine, Hazreti Ebû Bekir vasıtası ile kavuşmuşlardır. Ashâb-ı kirâmın hepsi, Allah-u Te’âlâ’ya bu yoldan kavuştular.

                

Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh) Neseb ilminde de yükselmişti. Arapların soylarına ait vak’aları (olaylar) en iyi bilendi. Aralarındaki kan davalarını halleder, O’nun hakemliğine ve kararlarına itirazları olmazdı.

                

Hazreti Ebû Bekir’in fazîletleri, üstünlükleri çoktur. Bunların her biri, Kur’ân-ı kerîm’in, hadîs-i şerîflerin ve Ashâb-ı kirâm ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sonra olma se’âdetinin sahibi, Ebû Bekir Sıddîk’dır. Çünkü dîni kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malını dağıtmakta, cihad etmekte, yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmek ve şânını, şerefini kaybetmekte, öncelerin öncesi odur. Ebû Bekir Sıddîk’ın (Radıyallâhu Anh) diğer müslümanların en üstünü olmasının sebebi, imâna gelmekte, malının çoğunu ve canını fedâ etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır. Hadid sûresinin onuncu âyetinde: “Mekke-i Mükerreme’nin fethinden önce malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihden sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allah-u Te’âlâ hepsine Cenneti va’d etti” âyet-i kerîmesi, onun için indirilmiştir ve yine Tevbe sûresinin yüzüçüncü âyetinde, “Önce imâna gelenlerden, her fazîlette öne geçenlerden, hem Mekke’den gelen Muhacirlerden, hem de Medine’de bunları karşılayıp, yardım eden Ensârdan, önde olanlardan ve iyilikte bunların izinde gidenlerden Allah-u Te’âlâ razıdır. Hepsini sever. Onlar da, Allah-u Te’âlâ’dan razıdır. Allah-u Te’âlâ, onlara Cenneti hazırladı.

Cennette sonsuz kalacaklardır” buyuruldu.

                Feth sûresi onsekizinci âyetinde, “Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden, Allah-u Te’âlâ elbette râzıdır” müjdesine, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) de dâhildir. Nitekim Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de “Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!” buyurdu. Bu sözleşmeye “Bi’at-ür-Rıdvân” denir. Çünkü Allah-u Te’âlâ, bunlardan razıdır. Bunlar, bindörtyüz kişi idi.

                

Bedir Gazasında, Ramazan-ı şerîfin onyedinci Cuma günü, Temmuz ayının öğle sıcağında, iki taraf hücum etmişti. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekir, Ömer, Ebû Zer, Sa’d ve Sa’îd ile (Radıyallâhu Anhüm) kumanda yerinde oturmuştu, İslâm askeri sıkıntı çekiyordu. Sa’d ve Sa’îd’i (Radıyallâhu Anh) yardımcı gönderdi. Sonra Ebû Zer’i (Radıyallâhu Anh) gönderdi. Sonra, Ömer’i (Radıyallâhu Anh) gönderdi. Bir saat geçti. Ebû Bekir, sıkıntının azalmadığını görerek, kılıcını çekip, atını sürerken, Rasûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) elinden tutup, “Yanımdan ayrılma ya Ebâ Bekir! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.” buyurdu. Hicretten evvel altı köle âzâd etmiştir. Yedinci olarak Bilâl-i Habeşî’yi (Radıyallâhu Anh) âzâd edince, hakkında Leyl sûresi onyedinci: “Takva sahibi olan Cehennem ateşinden uzaklaştırılacaktır” âyet-i kerîmesi indirildi. İbni Ömer (Radıyallâhu Anh) Rasûlullah’dan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bildirdi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Hazreti Ebû Bekir’e: “Sen benim havuz başında ve mağarada arkadaşımsın” buyurdu. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kâfirlerden mağarada saklanınca, gizli ve aleni herşeyine vâkıf olan sadece Ebû Bekir idi. O ise, sâdık, sıddîk, muhlis mü’minlerdendi. Halini bildiği için, bu korkulu yerde onunla arkadaşlığı tercih etti.

Bu hicret Allah-u Te’âlâ’nın izni ile idi. Demek ki, Allah-u Te’âlâ, Habîbine, başka akraba ve yakınlarını değil, özellikle Hazreti Ebû Bekir Sıddîk’ı arkadaş etti. Bu özellik Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) şerefini ve diğerlerinden üstün olduğunu göstermektedir.

                

Hazerde ve seferde Rasûlullahdan hiç ayrılmadı, hep yanında bulundu. Bu da Rasûlullaha olan sevgisinin doğruluğunu, O’nun arkadaşı olduğunun açık delilidir. Rasûlullahı o kadar severdi ki, malını, canını, her şeyini O’nun için fedâ etmiş ve her an fedâya hazır halde idi.

                

Tevbe sûresi kırkıncı: “Mekke kâfirleri onu Mekke’den çıkardıklarında ikinin ikincisi, (ya’ni Hazreti Ebû Bekir) ile mağaradaydılar” âyeti ile, Allah-u Te’âlâ onu, Rasûlullahın ikincisi kıldı. Bunda Hazreti Ebû Bekir için son derece üstünlük vardır. Bazı âlimler, Hazreti Ebû Bekir, çoğu zaman Rasûlullahın yanında idi, dediler.

                

Rasûlullah insanları imâna davet etti. Ebû Bekr-i Sıddîk îmân edenlerin birincisi oldu. Böylece imânda O’nun ikincisi oldu. Sonra Hazreti Ebû Bekir insanları Allah’a ve Rasûlüne imâna çağırdı. Birçokları bu çağrıyı kabul etti. Böylece davette de ikincisi oldu. Her savaşta Rasûlullah’ın yanında idi. Bedir’de de O’nun ikincisidir. Rasûlullah hastalanınca, O’nun yerine insanlara imam olup, öne geçti. Bu hususta da ikinci oldu. Rasûlullahdan sonra O’nun türbesine defin olunmada da ikincisi oldu. Bunlar hep O’na en yakın olma delilleridir. Allah-u Te’âlâ, Rasûlü’nün arkadaşı olarak, Hazreti Ebû Bekir’i Kur’ân-ı kerîm’de bilhassa bildiriyor ve: “O vakit Peygamber, arkadaşına, mahzun olma!” diyordu” buyuruyor. Üçüncüleri Allah-u Te’âlâ idi. Allah-u Te’âlâ’nın kendisiyle olduğu bir kimse ise, şüphesiz, şeref ve fazîlet yönünden diğerlerinden üstündür.

                

Hazreti Ebû Bekir’in ismi geçince, Hazreti Ömer şöyle dedi: “Ömrümdeki bütün amelimin Hazreti Ebû Bekir’in, bir gün ve gecelik ameli gibi olmasını isterdim. O’nun o mes’ûd gecesi ki, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile birlikte mağaraya gitti. Mağaraya varınca. “Allah için, yâ Rasûlallah içeri girmeyin! Ben gireyim, içerde zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem gelmesin” dedi ve içeri girdi. İçeriyi süpürüp temizledi. Sağında solunda birçok irili ufaklı delikler gördü. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı. Bir iki delik kaldı. Onları da ayakları ile kapayıp, sonra Rasûlullaha, içeri girmesini söyledi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) içeri girdi ve mübârek başını Ebû Bekir’in kucağına koyup uyudu. Ayağını yılan soktu. Rasûlullah uyanır korkusuyla, sabredip, hiç hareket etmedi. Gözyaşı Rasûlullahın mübârek yüzüne damlayınca: “Ne oldu yâ Ebâ Bekir?” buyurdu.

                

Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) ayağım ile kapattığım delikten bir yılan ayağımı soktu. Ayağımı çekersem çıkıp size zarar vereceğinden korkuyorum, dedi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ayağını çek buyurdular. Ayağını çekince heybetli ve zehirli bir yılan çıktı. “Ey utanmaz yılan, benim mağara arkadaşıma, sırdaşıma eziyyet etmeğe Allah-u Te’âlâ’dan korkup, benden utanmıyor musun?” buyurdu. Yılan, “Ey Allahın Habîbi, insanların, cinnin Peygamberi. Sana yalnız insanlar değil, hayvanlar, kuşlar, yılanlar, karıncalar, hepsi âşıktır. Hattâ bu köleniz gözü yaşlı, büyüklerimizden yüksek vasıflarınızı dinlemiş, mübârek yüzünüzü görmeğe âşık olmuştur. Bu mağarayı şereflendireceğinizi biliyordum. Onun için çok zamandan beri bu sıkıntılı mağarada gece gündüz demeyip yolunuzu bekliyordum. Sıddîk, bu karanlık mağaraya sabahı, siz de güneşi getirdiniz. Fakat Sıddîk, sizi görmeme mani olunca benden korku ve haya kalktı. Bu küstahlığa cesaret ettim.” diyerek özür diledi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) özürünü kabul etti. Hazreti Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) yarasına mübârek tükrüğünden sürdü. Hemen iyi oldu.

                

Peygamberimize, (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gümüş yüzük hediye getirmişlerdi Hazreti Ebû Bekir’e, “Yâ Atik, bu yüzüğübir kuyumcuya götür. Üzerine (Lâ ilâhe illallah) yazılsın.” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir yüzüğü alıp kuyumcuya götürdü. Bu yüzüğün üzerine “Lâ ilâhe illallah Muhammedün rasûlullah” yaz, dedi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), böyle emretmemişdi. Fakat Allah-u Te’âlâ’nın ism-i şerîfi ile Rasûl-i Ekrem’in ism-i şerifinin ayrı olmasını uygun görmemişti.

                

Kuyumcu Hazreti Ebû Bekir’in söylediği gibi yazdı. Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) kuyumcudan alıp, Rasûlullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) götürürken Hak teâlâ Cebrâil aleyhisselâma, “Çabuk git, Habîbimin yüzüğüne Ebû Bekir ismini yaz, çünkü Ebû Bekir benim ismim ile Habîbimin isminin ayrı olmasını uygun bulmadı. Ben de Habîbimin isminden Ebû Bekir’in ismini ayırmağı uygun görmedim” buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm derhal yetişip, mübârek yüzük Hazreti Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) elinde iken ve haberi yok iken yüzüğe Ebû Bekir ismini yazdı. Sonra Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) yüzüğü Sultân-ı enbiyâya teslim etti. Rasûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüzüğe baktılar. Yüzüğün üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah, Ebû Bekir Sıddîk) yazılı idi. Hazreti Ebû Bekir’e bu yüzüğün üstüne yalnız Lâ ilâhe illallah yazılması söylenmişti. Halbuki fazla yazılmış hikmeti nedir? diye sordular. Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) çok utandı, terledi. Bir cevap vermeden Cebrâil aleyhisselâm gelip, Hak Te’âlâ’nın selâmını söyledikten sonra, Ebû Bekir’in kendi adının yazıldığından haberi yoktur, ben yazdırdım. Habîbim üzülmesin buyurduğunu söyledi ve olanları anlattı.

                

Hazreti Ebû Bekir, müslüman olunca Allah-u Te’âlâ’nın rızası, Habîbullahın aşkı için seksenbin altın fakîrlere sadaka verdi. Kırkbin altını gizli, kırkbini de aşikâre vermişti. Bundan sonra giyecek elbisesi bile kalmamıştı. Sonra eski bir mutaf (keçi kılından dokunmuş elbise) eline geçti. Arkasına giydi. Namaz vakitleri haricinde göğsüne kadar tandıra girer, mutafı arkasına alırdı. Namazları evinde kılardı. Böylece üç gün geçti. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dördüncü gün sabah namazından sonra Ashâb-ı kirâma dönerek, “Ebû Bekir Sıddîk üç gündür mescide gelmiyor. Acaba hasta mıdır, gidip hatırını soralım” buyurdular. O sırada Cebrâil aleyhisselâm siyah mutaf giymiş vaziyette geldi. Rasûl-i ekrem Cebrâil aleyhisselâmı görünce rengi değişti. Ey kardeşim Cebrâil bu ne haldir? diye sordular. Yâ Rasûlallah gökteki bütün melekler böyle giydiler, dedi. Neden bu şekilde giydiler diye sorunca, Yâ Rasûlallah! Hazreti Ebû Bekir Hak teâlânın rızası ve senin dinin uğruna, kırkbini gizli, kırkbini de aşikâre olarak seksenbin altın sadaka verdi. Hiç giyeceği kalmadığı için üç gündür mescide gelemedi. Hak teâlâ sana selâm edip, Hazreti Ebû Bekir’e bir elbise gönderilmesini emir buyurduğunu haber verdi. Rasûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashâbına, “Kimde bir fazla elbise varsa versin! Hak teâlâ ona çok sevab verip, Firdevs Cennetinde bana komşu yapacaktır.” buyurdu. Ashâb-ı kirâmın hiçbirinin fazla elbisesi yoktu. Sonunda bir Sahâbî başka birisinden bir elbise bulup, Hazreti Ebû Bekir’e gönderdi. Hazreti Ebû Bekir o elbiseyi giyip, Rasûl-i Ekrem’in huzuru ile şereflenmek için yola çıktı. Henüz huzura varmadan Cebrâil aleyhisselâm gelip, Yâ Rasûlallah! Hak Teâlâ sana selâm edip, Ebû Bekir’i karşılamanızı emir buyurdu, dedi, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hazreti Ebû Bekir’e karşı çıkıp musâfeha etti. Bütün Ashâb-ı kirâm da musâfeha edip, hepsi candan Hazreti Ebû Bekir’e duâ ettiler.

                

Ashâb-ı kirâmın büyüklerinden Ebû Sa’îd-i Hudrî (Radıyallâhu Anh) şöyle bildiriyor: Birgün Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbe okuyordu. Hutbelerinde: “Allah-u Te’âlâ bir kulunu dünyâ ile kendi katında olan arasında serbest bıraktı. O da, Allah-u Te’âlâ katında olanı seçti” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir bunu duyunca ağladı. Kendi kendime, bu zatı hangi şey ağlatıyor. Kulunu Allah-u Te’âlâ, dünyâ ile kendi katında olan arasında serbest bıraktı, o da Allah-u Te’âlâ katında olanı seçti. Ebû Bekr-i Sıddîk bizim en âlimimiz idi. Rasûlullahın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ona, “Ey Ebû Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı bana Ebû Bekir’den daha bereketli olan yoktur. Eğer ümmetimden dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği ve muhabbeti vardır.” Hazreti Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) mescide açılan kapısı hariç, diğer bütün kapıları kapattırdı. “Onun kapısında nûr görüyorum.” buyurduğundan, âlimler, bu kendisinden sonra onun halifeliğine işarettir, dediler.

                

İbni Münzir, Hazreti Ali’den (Radıyallâhu Anh) bildirir: “Bu ümmetin Rasûlullahdan sonra en üstünü Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman’dır” sonra da kendisinin olduğunda ittifak vardır. Hazreti Ebû Bekir’den (Radıyallâhu Anh) başka hiç kimse Cebrâil Aleyhisselâmdan vahiy işitmemiştir.

                

Rasûlullah Efendimiz, Mi’râc gecesi Cebrâil aleyhisselâma: “Ümmetimin hepsine sual, hesap var mıdır?” diye sordu. “Ebû Bekir’den başka herkese vardır. Ona, (Buyur! Hesapsız Cennete gir!) denilecektir. O da (Yâ Rabbî! Dünyâda beni sevenleri bana bağışla, onlarla birlikte Cennete girelim) diyecektir.”

                

Diline hâkim olmak, lüzumsuz hiçbir söz söylememek için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbur olmadıkça asla dünyâ kelâmı söylemezdi. Bir hadîs-i şerîfte: “Ebû Bekir’in imânı, bütün mü’minlerin imânları ile tartılsa, Ebû Bekir’in imânı ağır gelir” buyuruldu.

                

Hazreti Ömer anlatır: “Tebük gazasında, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) herkesin sadaka getirmesini emir buyurmuştu. O sırada benim de malım çok idi. Her zaman Hazreti Ebû Bekir hepimizden fazla sadaka verirdi. Bu sefer de ben en fazla vereyim düşüncesiyle malımın yarısını götürdüm. Rasûlullah, “Ey Ömer evine ne kadar mal bıraktın!” buyurdu. Bunun kadar da evimde var dedim. O esnada, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) geldi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) O’na da, “Evine ne kadar mal bıraktın!” buyurdu. Hiç bir şey bırakmadım dedi. “İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.” buyurdu.

                

Hazreti Ebû Bekir ile Ebûdderdâ (Radıyallâhu Anh) beraber bir yolda giderken, dar bir yere geldiler. Hazreti Ebûdderdâ önde, Hazreti Ebû Bekir arkada yürürlerdi. O sırada, karşıdan Rasûl-i Ekrem parlak ay gibi göründü. Hazreti Ebûdderda’ya hitaben: “Neden Ebû Bekir’in önünde yürüyorsun! Onun daha üstün olduğunu bilmiyor musun? Böyle gitmek edebe aykırı değil midir?” buyurdu. Ebûdderdâ (Radıyallâhu Anh) hatasını anlayıp tevbe etti.

                

Birgün Ashâb-ı kirâm Rasûlullaha, Hazreti Ebû Bekir’den şikâyet için gelip, “Yâ Rasûlallah! Hazreti Ebû Bekir, odasında yalnız başına ciğer kebabı yer, kokusunu duyarız, bizi hiç davet etmez” dediler. “Bir daha böyle yaptığında, bana haber verin, beraber evine gidelim!” buyurdu. Birgün haber verdiler. Rasûl-i ekrem, hemen kalkıp, Hazreti Ebû Bekir’in evine gitti. Ateş ve kebap yoktu. “Yâ Ebâ Bekir, sen ciğer kebabı yiyor muşsun, bize de var mıdır?” buyurdu. Yâ Rasûlallah, ben ciğer kebabı yemiyorum, pişen kendi ciğerimdir, dedi. Rasûlullah, bunun nasıl olduğunu sorunca: “Hak Te’âlâ, bana İslâm Dinini nasîb etti. Habîbine dost eyledi. Ashâb-ı kirâm arasında büyük yer verdi. Acaba kıyâmet gününde hâlim

ne olur, bu kadar nimetin şükrünü yapabilir miyim, diye korktuğumdan, ciğerim kebap oluyor” cevabını verdi. Bunu işitince, Ashâb-ı kirâmın, Hazreti Ebû Bekir’e olan muhabbetleri daha çok arttı.

                

Birgün Rasûlullah Efendimiz, Ashâbı ile mescidde otururken, Cebrâil aleyhisselâm geldi. Resûl-i Ekrem’e, Hazreti Ebû Bekir’in bir saat ibâdeti yetmiş yıllık ibâdet yerini tutar, dedi. Resûl-i Ekrem, bir şey söylemeyip, Hazreti Bilâl’e Ebû Bekir’i (Radıyallâhu Anh) çağırmasını emir buyurdu. Hazreti Ebû Bekir’e haber gidince, hemen yola çıktı. Rasûlullah Hazreti Ebû Bekir’i karşıdan görünce, karşılayıp, yanına oturttu. Evde ne yapıyordun diye sordu. Hatırıma şu gelmişti: “Hak Te’âlâ Cenneti ve Cehennemi yarattı. Her ikisini de dolduraca ğını diledi (takdir etti). Hak teâlâdan, vücudumu Cehennemi dolduracak kadar büyük yapmasını diledim. Böylece hem Hak teâlânın takdiri yerine gelmiş, hem de bütün insanlar Cehennem korkusundan kurtulmuş olurlar cevabını verdi. Ashâb-ı kirâm, Hazreti Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) bu yüksek arzulu duâsını çok beğenip, O’na, hayır duâ ettiler.

                

Rasûl-i Ekrem bir gün: “Bu gün içinizde oruçlu olan var mıdır?” buyurunca; Hazreti Ebû Bekir, ben oruçluyum, dedi. “İçinizde kim, bugün cenâzede bulundu?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben bulundum, dedi. Yine: “İçinizden kim, bugün bir fakîre yemek verdi?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben verdim cevabını verdi. Sonra: “İçinizden kim, bugün hasta yokladı?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben yokladım dedi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Bu kadar hasletlerin bulunduğu kimse, muhakkak Cennete girer” buyurdu. Cennete girmekten maksat, kötü işlere yapılan cezayı görmeden, hesapsız Cennete girmektir, denilmiştir.

                               

Rasûlullah Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Bize her nimet verene, iyilik edene mükâfatını verdik. Fakat Ebû Bekir’in iyiliğinin, ikrâmının karşılığını veremedik. O’na, Hak Teâlâ hazretleri, kıyâmette ikrâmda bulunacak, mükâfatını verecektir. Bana Ebû Bekir’in malının verdiği fayda gibi hiç kimsenin malının faydası olmadı. Dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim. Fakat ben Hak teâlânın dostuyum.” Hazreti Ömer: “Hazreti Ebû Bekir, bizim Seyyidimiz, büyüğümüz, hayırlımızdır. Rasûl-i Ekrem’e hepimizden çok sevgilidir” buyurmuştur.

                

Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), Rasûlullahın vefâtından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Birgün kızı Âişe-i Sıddîka hazretleri bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevabında: “Beni, Muhammed aleyhisselâmın ayrılığı böyle zayıflattı” buyurdu.

                

Hazreti Âişe anlatır: Babam vefât edince, Ashâb-ı kirâm nereye defn edelim diye tereddüde düştüler. O halde uyumuşum. Kulağıma, “Dostu dosta kavuşturun” diye bir ses geldi. Uyandım, Ashâb-ı kirâma anlattım. Onlar da aynı sesi işittiklerini söylediler. Hatta mescidde namaz kılanlar da, işittik dediler. Artık müşavereye lüzum kalmamıştı. Habîb-i Ekrem’in yanına defn ettiler.

                

Hazreti Ebû Bekir, son hastalığında: “Halifeliği kime bırakacağım hususunda tekrar istihare ettim. Hak teâlâdan, rızâsına uygun olmasını diledim. Bilirsiniz, yalan söylemem. Hiçbir akıllı kimse de, Hak Te’âlâya kavuşma zamanında kendisine iftira edilmesini istemez ve müslümanları aldatmayı uygun bulmaz” buyurdu. Orada bulunan Ashâb-ı kirâm, ey Allah’ın Rasûlünün halifesi! Senin doğruluğunda şüphemiz yoktur. Söyleyeceklerini söyle dediler. Şöyle buyurdu: Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Rasûl-i Ekrem’i rüyada gördüm. İki beyaz elbise giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyordum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı, iki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nûr elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resûl-i Ekrem selâm verip musafeha etmekle beni şereflendirdi. Mübârek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. “Yâ Ebâ Bekir, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı” buyurdu. Uykuda o kadar ağlamışım ki, evdekiler uyanmışlar. Sonradan bana söylediler. Ben de seni özledim, Yâ Rasûlallah dedim. “Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızasını kazanmış, zamanın en temiz olan Fârûk’u (Hazreti Ömer’i) halife seç!” buyurdular. Yanındakileri göstererek: “Bunlar, dünyâda vezirlerin, vefâtın zamanında yardımcıların, Cennette komşularındır. Bana senin isminin gökte melekler arasında, yerde halk arasında Sıddîk olduğunu haber verdiler” buyurdu. Yâ Rasûlallah, anam babam sana fedâ olsun, bu iki kişiyi tanıyamadım ve onlar gibi kimse de görmedim, dedim. “Bunlar Cebrâil ve Mikâil’dir” buyurdular. Sonra gittiler. Uyandım. Yüzüm gözyaşlarımdan ıslanmış, evdekiler başucumda ağlıyordu.

                

Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) ölüm hastalığında çocuklarını Hazreti Âişe’ye, iki oğlan, iki kız olarak ısmarladı. Hazreti Âişe, benim bir kız kardeşim var, ikincisi hangisidir? diye sordu. “Hanımım hâmiledir. Kızı olacağını zan ediyorum” buyurdu. Hakikaten vefâtından sonra, hanımının bir kızı oldu. 

 

                Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), hicretin onüçüncü yılında vefât edince, Medine’de herkes ağladı. Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh) işitince, ağlayarak geldi ve “Hilâfet bugün tamam oldu” buyurdu. Kapı önünde durup:

                

Yâ Ebû Bekir! Sen, Rasûlullah’ın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşâviri idin. Önce İslâma gelen sensin. Senin imânın, hepimizin imânından daha saf oldu. Senin yakînin, daha kuvvetli, Allah’dan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert sen idin. Rasûlullaha en şefkatli, en yardımcı, sen idin. Rasûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahiplerinin birincisi sensin. Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte ileridesin. Rasûlullahın huzurunda, senin derecen en yüksek oldu. O’na en yakın, sen oldun. İkrâmda, ihsanda, güzel huylarda, boyda, yaşda, O’na en çok benzeyen, sen oldun. Allah-u Te’âlâ, sana, çok mükâfat versin ki, Rasûlullah’a herkes yalancı derken sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen, O’nun kulağı ve gözü gibi idin. Allah-u Te’âlâ seni, Kur’ân-ı kerîm’de (sıdk) ismi ile şereflendirdi. Rasûlullaha, en sıkıntılı zamanlarında yardımcı oldun. Sulhda, O’nun huzurunda, harplerde, O’nun yanında idin, O’nun ümmetinin halifesi, O’nun dininin koruyucusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen İslâm dinine kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zaman, sen kükremiş arslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken sen Muhammed Mustafa’nın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yolunu tuttun. Ashâbın az konuşanı ve en belîği, edîbi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi. Gönlün herkesten kuvvetli, yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden görür, geri kalmışları İslâma sokarak aydınlatırdın. Mü’minlere şefkatli, af edici baba idin. İslâm’ın ağır yükünü sen taşıdın, İslâm’ın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgârların oynatamıyacağı bir dağ gibi idin. İşin doğruluk idi, ilim idi. Sözün mertçe, doğruyu bildirmek idi. Gerici düşüncelerin, bozuk inançların kökünü kazıdın. Hak dinin ağacını diktin. Güçlükleri, müslümanlara kolaylaştırdın. Küfür ve mürtedlik ateşini söndürdün. Allah’ın dinini, sen doğrulttun. İslâma, imâna sen kuvvet oldun. Göklerde, melekler arasında, senin derecen çok büyüktür. Muhacirler ve Ensâr arasında, senden ayrılık yarası çok derindir) buyurdu. Ve çok ağladı. Mübârek gözlerinden yaşlar aktı. Sonra: “Allah-u Te’âlâ’nın kaza ve kaderine râzı olduk. Verdiği elemleri kabul ettik. Yâ Ebâ Bekir! Rasûlullahdan ayrılık acısından sonra, bize senin vefâtından daha acı bir musîbet gelmedi. Sen mü’minlere sığınak, dayanak ve gölge idin. Münafıklara karşı çok sert ve ateşli idin. Allah-u Te’âlâ, seni Muhammed aleyhisselâmın huzuruna kavuştursun! Bize, senden ayrılma acısı için sabırlar ve ecirler versin! Bizleri, senden sonra, azmaktan, sapıtmaktan korusun” buyurdu. Ashâb-ı kirâmın hepsi, sessizce, Hazreti Ali’nin sözlerini dinledi. Sonunda hepsi, hüngür hüngür ağladı.

                

Yine Hazreti Ali (Radıyallâhu Anh), ilk İslâm’a gelen ve en önce Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile kıbleye karşı namaz kılan Ebû Bekir’dir” buyurdu. O’nun her sözü, dinleyenin ve okuyanın kalbine tesir etmektedir. Buyurdu ki: “Takva akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka asî olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emâneti yerine getirmek en üstün doğruluk sayılır. Hıyânet olarak da, en önde yalan gelir, “Bir defasında bilmeden şüpheli birşey yiyip hemen anlayınca zorla istifra edip, midesini boşalttı ve sonra şöyle duâ etti: “Allah’ım, bilmeden yaptım. Çıkarabildiğim kadarını çıkardım. Beni bundan ve damarlarımda kalanlardan sorguya çekme!”

                

Birine nasîhat veriyordu. Sonunda şöyle buyurdu: “Ey kardeşim, sana yaptığım tavsiyeyi aklında tut ve kaybolmamasına dikkat et! Ölümü özüne sevdir. Nasıl olsa gelecek.” Çok kerre dilini parmağıyla tutar ve: “Başıma gelen her şey bunun yüzündendir” derdi. Binekte iken devesinin yuları düşse, verin demez, deveyi çöktürür alırdı. Sebebini sordular, “Rasûlullah bana, insanlardan bir şey isteme diye emretti”  buyurdu.

                

“Allah sevgisini hâlis olarak tadanı, bu sevgi, dünyâ’yı istemekten alıkoyar ve bütün insanlardan uzaklaşır, kesilir.”

                

“Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme vaktini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanında pişman olur.”

                

“Ne söyleyeceğine ve ne zaman söyleyeceğine dikkat et!”

                Ordu kumandanlarını bir yere gönderdiği zaman, onlara: “Kadınları öldürmeyiniz, çocuklara dokunmayınız, ihtiyarlara tecâvüz etmeyiniz, meyvalı ağacı kesmeyiniz, ma’mur yerleri tahrip etmeyiniz, haddi tecâvüz etmeyiniz, korkmayınız ve gıdadan başka bir maksatla koyun ve deve kesmeyiniz ve manastırlarına çekilmiş insanlara zarar vermeyiniz” diye emirler ve nasîhatler verdi.

                

Bir hutbesinde buyurdu ki: “Ey insanlar! Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü mü’mine, İslâm’dan sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.”

                

“Müslümanlardan hiçbiri, diğerini hakir görmesin! Zira müslümanların küçüğü, Allah yanında büyüktür.”

                “Allah-u Te’âlâ’dan, kendisini, kıyâmet gününde cehennem ateşiden korumasını isteyen bir kimse, mü’minlere karşı çok merhametli ve ince kalbli davransın!”

                

Oğlu Abdurrahman’ı, komşusu ile münâkaşa ederken gördü ve oğluna gücenerek: “Oğlum, komşu ile dedikodu yapma! Şu gördüğün insanlar dağılır gider ve sen yine komşunla başbaşa kalırsın” dedi.

                

Yine bir hutbesinde: Ey insanlar!

                Allah-u Te’âlâ’nın “Ey imân edenler, siz kendinize bakınız, siz doğru yolda bulundukça, yoldan çıkanların size zararı olmaz” (Mâide sûresi 105) âyet-i celîlesini okuyorsunuz, fakat onu yerine koymuyor, başka mânâda kullanıyorsunuz. Zira ben, Rasûl-ı Ekrem’den şöyle buyurduğunu işittim: “İnsanlar kötülüğü görüp mani olmadıkları zaman, Allah-u Te’âlâ’nın, onların hepsini azâba uğratmasından korkulur” dedi.

                

Bir gün Ashâb-ı kirâma hitaben buyurdu ki: “Allah-u Te’âlâ size dünyâyı fethettirecek, kapılarını açacaktır. Siz, ihtiyacınızdan fazlasını almayınız!”

                

“Bilmiş ol ki, sabah namazını kılan kimse, Allah’ın himayesindedir. Allah’ın hakkını küçümseme, zira yüzüstü seni Cehenneme atar.”

                

“Allah-u Te’âlâ’ya olan hâlis sevginin zevkine varan, dünyâlıktan vazgeçer ve bütün insanlardan yüz çevirir.”

                

Hazreti Ömer’e şöyle tavsiye buyurdu: “Hak ağırdır. Ağır olduğu kadar da acıdır. Ve aynı zamanda faydalıdır. Bâtıl ise hafif ve aynı zamanda belâlı ve zararlıdır. Eğer tavsiyeme uyarsan, henüz erişemediğin ve mutlak surette sana ulaşacak olan ölümden sevimli bir şey senin için olamaz. Vasiyetime uymazsan da gaybda olan ölümden daha çok buğz ettiğin bir şey olmaz. Halbuki onu önlemeğe gücün yetmez.”

                

“Kişinin kelâmı, aklının beyânı, fazîletinin tercümanıdır.” Yine bir hutbesinde buyurdu ki: Bütün hamd ve senalar Allah-u Te’âlâ’ya mahsustur. O’na hamd eder. O’ndan yardım dilerim. O’ndan af niyaz eder, O’na inanır, O’na güvenirim. Hidayeti Allah’tan bekler, sapıklık düşüklük, şüphe ve körlükten O’na sığınırım. Allah’ın dürüst yürümeyi nasip ettiği kişi dosdoğru yol alır, onun saptırdığı ise ne bir dost, ne de bir mürşid bulabilir.. Bütün varlığımla inanırım ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. O tektir ve şeriki yoktur. Mülk ve saltanat O’nundur, hamd O’nadır. Dirilten de öldüren de O’dur. Ve O, hiç ölmeyen diridir. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltır. Bütün hayırlar O’nun elindedir, O, her şeye gücü yetendir.

                

Bütün varağımla inanırım ki, Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) O’nun kulu ve Peygamberidir. “O’nu hak ve hakikat olan dîni tebliğ vazifesiyle göndermiştir ki, Hak din diğer dinlere galip gelsin. Putperestler beğenmeseler de bu böyledir.” (Tevbe 33). O’nu bütün insanlığa bir rahmet ve bütün insanlık için bir dayanak ve delil olarak göndermiştir. O gönderildiği zaman insanlar, olabilecekleri hallerin en kötüsü içindeydiler. Bilgisizlik karanlıklarına gömülmüş durumdaydılar. Dinleri uydurma, davetleri yalan ve sahte idi. Allah-u Te’âlâ hakikat dînini Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm ile azîz kıldı.

                

Ey mü’minler, Allah sizin gönüllerinizi birbirinize ısındırdı. O’nun nimeti sayesinde sizler kardeş haline geldiniz. Daha önceleri bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz. Sizi oradan çıkaran O oldu. İşte, Allah size işaretlerini böyle apaçık gösterir ki, doğru yola kavuşabilirsiniz. O halde ey îmân edenler! Allah’a ve O’nun Rasûlüne tam uyun! Allah-u Te’âlâ: “Rasûle uyan, Allah’a uymuş demektir. Eğer yüz çevirirlerse ey Peygamberim, bu onların bileceği bir şeydir. Biz seni onların başına bekçi göndermedik.” buyurmaktadır. (Nisa, 80).

                

Ey îmân edenler! Size her işte, her durumda Allah-u Te’âlâ’dan korkmanızı nasîhat ederim. Hoşunuza giden işler kadar, size zor gelen durumlarda da hakikate sarılın. Şunu bilin ki, doğru söz dışında hiçbir kelâm hayır ve yarar getirmez. Yalan söyleyen, yaradılış hikmetini saptırmış, bunu yapan ise, helâk olmuştur. Ey insanlar! Büyüklenmekden sakının. Topraktan yaratılıp, yine toprağa dönecek olan bir varlığın kibirlenmesi de, ne demek oluyor? Bugün var, yarın yok olan bir varlığın kendini beğenmesi ne kadar anlamsız!

                

Ey insanlar! Çalışın ve nefislerinizi, içinde yer alacakları ölüm ötesi için hazırlayın. Önünüzde çözümü zorlaşan şeyleri Allah’ın ilmine havale edin. Öbür âleme geçmeden önce bir şey hazırlayın ki, oraya vardığınızda karşınıza çıksın. Çünkü Allah-u Teâlâ, “Mahşer gününde herkes, dünyâda hayır ve kötülük olarak yaptığı her şeyi hazır bulacak ve isteyecek ki, kötülüklerle arasında uzak bir mesafe bulunsun. Allah size kendinden korkmanızı emreder. Allah kullarını çok esirgeyicidir.” (Al-i İmrân-30).

                

O halde, Allah’tan korkun, O’nun emir ve yasaklarına iyice kulak verin. Sizden önce gelip geçenlerden de ibret alın. Ve unutmayın ki, Rabbinizin huzuruna mutlaka çıkarılacak ve küçük-büyük bütün davranışlarınızın karşılığını bulacaksınız. Bununla beraber Allah dilediğini bağışlayabilir. O bağışlayıcı ve affedicidir.

                

Kendinizi iyi tanıyın, sadece kendi noksanlarınızla meşgul olun. Yardım istenilecek tek kudret sahibi Allah-u Te’âlâ’dır. O’nun dışında hiçbir güç, ne yapabilir, ne bozabilir.

                

“Muhakkak Allah ve melekler, sürekli olarak O Yüce Peygamber’e salât ve selâm getirirler. Ey îmân edenler! Siz de o Yüce Peygamber’e salât ve selâm edin.” (Ahzâb, 56)

                

Allah’ım! Kulun ve Peygamberin Muhammed Mustafa’ya (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) salât ve selâmların en seçkiniyle salât ve selâm et! Bizleri de o âlemlerin Efendisine salât ve selâm etmekle şereflendir, yücelt! Bizleri, ona gönül verenler arasında haşr et! Bizleri onun havzından su içen bahtiyarlardan kıl! Allah’ım, sana boyun eğmemiz hususunda bize yardımcı ol! Bizleri düşmanlarımız karşısında muzaffer kıl!

 

 

 

 

BAZI MENKIBELERİ

1 ) Ebu Bekir (Radıyallâhu Anh)ın bir kölesi vardı. Ömrünün sonlarında her akşam iftar vaktinde yemek getirirdi. 

Ebu Bekir (Radıyallâhu Anh) ın âdeti böyleydi, nereden ve nasıl aldığını sormayınca o yemekten bir lokma ağzına koymazdı. 

Bu köle bir gece yine yemek getirdi. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anh) sual etmeden, elini uzatıp, bir lokma yemekten aldı. Köle dedi ki: Efendim! Ne oldu ki, bu akşam sormadan yemeğe el uzattınız. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anh) mübarek gözleri yaş ile dolup, buyurdu ki: Açlık bana sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl başıma geldi. Şimdi söyle, bu yemeği nereden getirdin? Köle dedi ki: Cahiliye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba raks etmiştim, çok hoşlarına gitmişti, şimdi bir nesnemiz yoktur, elimize bir şey geçtiğinde sana iyilik ederiz diye vaat etmişlerdi. Bugün gördüm ki, elleri doludur, vaadlerini hatırlattım. Yiyeceği bana verdiler. 

Ebu Bekir (Radıyallâhu Anh) bunu işitince çok üzüldü, ağladı. Yemeği önünden attı. Parmağını boğazına o kadar soktu ki, istifra etti. O lokma karnından dışarı geldi. Kendine eziyet verdi. Mübarek yüzü bozuldu. Bir miktar su içmesini söylediler. Sıcak su getirtip içti, bir kere daha kay etti. Rahatsız oldu. Karnında bir şey kalmadığına kanaat getirdi. 

Ya Sıddık dediler, bu kadar kendinize sıkıntı ve zahmet, bir lokmadan dolayı mıdır? Evet dedi, Rasûlullah’tan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) işittim, buyurdu ki: (Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü), yediği haram olan kimselere Cenneti haram etmiştir.) Sonra ellerini açıp, Ya Rabbi! Yediğim lokma için elimden geleni yaptım. O lokmadan damarlarımda bir şey kaldı ise af et diye dua etti.

2) Rasûlullah Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Arafat dağında, Kusva adlı devesine bindiği bir gün, meal-i şerifi (Bugün dininizi ikmal ettim. Size verdiğim nimetleri tamamladım. Din olarak size İslam dinini beğendim) olan, Maide suresi, 3. âyet-i kerimesi nazil oldu. Herkes sevindi, fakat Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) ağladı. Dediler ki, ya Ebû Bekir, bugün sevinmek günüdür. Bu sevinmek icap eden hâle niçin ağlarsın ki, İslam dini kemal buldu. Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) müminler üzerine nimetini tamamladı. 

Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) çok akıllı birisiydi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) a çok fazla muhabbeti olduğundan, davranışlarına devamlı dikkat ederdi. Buyurdu ki: (Her kemalin zevali vardır. Bu âyet-i kerimede size dinin kemali göründü. Ve lakin bana Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zevali (ayrılışı, vefatı) göründü. Bir yapıcı, bir padişah için, saray yapıp, dört duvarını tamam eylese ve üstünü örtse, kapılarını assa, o yapıcıya destur verirler. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yapıcı idi. Din sarayını yapmaya gelmişdi. 

O saray din sarayıdır ki, beştir. Birinci duvarı namazdır. İkinci duvarı zekattır. Üçüncü duvarı oruçtur. Dördüncü duvarı hacdır. Kapısı gusüldür. Aslı imandır. Tavanı ihlasdır. Aşağı eşiği tevazudur. Üst eşiği yavaşlıktır. Sağ kanadı tevekküldür. Sol kanadı temelluktur. Kilidi küfürdür. Anahtarı şehadettir. Derecesi rifattır. İçi saadettir. Dışarısı şekavettir. Her kim ki şehadet anahtarı ile İslam sarayı kapısından küfür kilidini kırarak, içeri girdi ise, saadet onundur. Her kim, Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) korusun, küfür kilidini bu saray kapısına vurup, dışarıda kaldı ise, şekavet onundur. 

Nebi (Sallalahu Aleyhi ve Sellem) ne zaman ki bu İslam sarayını yapıp, kemaline yetiştirdi, bu âyet-i kerime nazil oldu. Dolayısıyla, Rasulûllah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) aramızdan ayrılık vakti geldi diye ağladım. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) veda haccı yapıp, Medine’ye geldikten seksenüç gün sonra vefat etti.

3) Hazreti Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) annesi Ümmül hayr hâtunun doğan her oğlu, vefât ederdi. Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh) hazretlerini doğurdu. Kucağına alıp, Beyt-i şerîfe getirdi. Orada dedi ki, “Ey, Beyt-i harâmın Rabbi! Ey makâmı Mültezemin sâhibi. Senden ricâ ederim ki, yeni doğmuş bu çocuğu bana bağışlayasın. Ma’mûr edesin. Birdenbire makâmdan (Beyt-i şerîfden) bir beyâz el çıkıp, Ebû Bekir’in (Radıyallâhu Anh) eline yapışdı. Bir ses işitildi ki, (Ey Allahın kulu olan kadın. Kucağındaki çocuk kurtulacak. Allâh-u Te’âlâ’nın Rasûlünün dostu olacak. Rasûlullah’dan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sonra halîfesi olacakdır) diyordu. Ümmül hayr, bunu işitip, şükür secdesi yapdı.

4) Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretleri bir gün Ashâbı güzin ile oturmuşlardı. Konuşma esnâsında, Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) dedi ki, Yâ Rasûlallah! Senin hakkın için ki, ömrümde hiç saneme (puta) secde etmiş değilim. Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anh), niçin Rasûlullah hakkına yemîn edersin. Bu kadar cahiliyye zamanımız geçti, dedi. 

Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) dedi ki, babam Ebû Kuhâfe, bir gün beni alıp, puthâneye götürdü. Bunlar senin ilâhındır, bunlara secde et, dedi. Beni oraya koyup, gitti. Ben ileri vardım. Saneme (puta), karnım açtır, bana yiyecek ver, dedim. Cevâp vermedi. Su istedim. Cevâp vermedi. Elbisem yok, bana elbise ver, dedim. Cevâp vermedi. Elime bir taş alıp, bu taşı senin üzerine atarım, eğer ilâh isen mâni’ ol, dedim. Cevâp vermedi. Taşı atıp, saneme (puta) vurdum. Yüzü üzeri düştü. Babam gelip, gördü. Bana dedi: Ey oğul. Niçin böyle edersin. Elimden tutup, eve götürdü. Anneme durumu anlattı. Annem dedi ki, bunu kendi hâline koyalım. 

Bunun hakkında, Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) tarafından bana hitâb gelmişdir. Eseri zuhûr edecekdir. Sonra ben anneme sordum. Benim için sana gelen hitâb ne idi. Annem dedi ki: Seni doğurmam yakın olduğu gece, ağrı tutup, ızdırâba düşdüm. Hâtıfdan bir ses geldi ki, Ey hâtun! Müjdeler olsun sana ki, senden bir vücûd zuhûra gelecekdir. Yerde adı (Atîk) ve semâda (Sıddîk) ve Hazreti Muhammed’e (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yâr ve refîk olacaktır, dedi. Ebû Hüreyre (Radıyallâhu Anh) der ki, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) sözünü tamamladı. Cebrâil Aleyhisselâm nâzil olup, Hazreti Resûlullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sadık Ebû Bekir, dedi. Yani Ebû Bekir gerçek söyler, diye üç kerre tekrar etti.

5) Bir gün Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sabah namazını kılıp, dönüp soru sordu. Kimse cevap vermedi. Hazret-i Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ayağa kalkıp, Ebû Bekir nerede, buyurdu. Ebû Bekir arka saftan, Lebbeyk (buradayım) Yâ Rasûlallah, dedi. Rasûlullah emir buyurdu. Ebû Bekre yol açdılar. Yanına gelip, Hazreti Nebi buyurdular ki, Ya Ebû Bekir nerede idin. Birinci rek’atde bana yetişdin mi. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) dedi ki: Yâ Rasûlallah! Birinci safda sizinle tekbîr alıp, Fâtiha sûresini okumağa başlamışdım. 

Sonra, abdestimde vesvese oldu. Abdest için dönüp, mescid kapısına geldim. Birdenbire bir ses işitdim. Ardıma bakdım, gördüm ki, altından bir kab asılmış ve içi dolu su idi. O su, kardan beyâz ve baldan tatlı idi. Üstünde bir mendil örtülmüştü. Üzerinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah Ebû Bekr-i Sıddîk) diye yazılmış idi. Mendili alıp, önüme koydum. Abdest alıp, mendili geri kabın üzerine koydum. Sonra gördüm, kaybolmuş. 

Sonra gelip, evvel rek’atde size yetişdim, dedi. Hazreti Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Müjdeler olsun sana Yâ Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh). Ben nemâzda kıraati tamamladım ki, rükû’a gideyim. Dizlerim tutuldu. Sen gelmeyince, rükû edemedim. Sana abdest suyu veren Cebrâîl idi. Mendili tutan Mikâîl idi. Benim dizlerimi tutan İsrâfîl idi (Aleyhissalâtü Vesselâm).

6) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurmuşlardır ki, mi’râc gecesi, kardeşim Cebrâîle sual ettim ki, kıyâmet gününde, ümmetimin cümlesine sual olunur mu. Cevâp verdi ki, Yâ Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! Ümmetinin cümlesine hesâb vardır. Lâkin, Ebû Bekir’e yoktur. Ona kıyâmet gününde yürü sen hesâbsız Cennete var; denilir. O ise, dünyâda beni sevenler, benimle berâber Cennete girmeyince, ben Cennete girmem, der.

7) Birgün hazret-i Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), Hazreti Nebi (Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem) huzûr-ı şerîflerinde, saadetle otururlarken; bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekir’e dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazreti Nebi; o edebsiz, Ebû Bekir’e edebsizlik ettikçe; birşey söylemez, bazen de tebessüm ederdi. 

Hazreti Ebû Bekir; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gazaba gelip, birkaç söz söyleyince; Hazreti Nebi, saadetle ve devletle yerinden kalkıp, gitti. Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) Nebi’nin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ardına düşüp, yetişti ve dedi ki: Yâ Rasûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, sükût buyurup (susup), birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gittiniz; sebebi nedir.

Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zaman, Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gazaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la’înin olduğu yerde, ben durmam. 

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh) ondan sonra, vakitli vakitsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyardı. Ne zamân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikir ederdi. Bir söz söyliyeceği zaman, o sözü kendi kendine nice zamân düşünür, tefekkürden sonra, mübârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söylerdi. Sonra o taş parçasını mübârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayırdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat’i lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu.

8) Birgün Muhammed Mustafa  (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Hazreti Âişe’ye (Radıyallâhu Anhâ) evlerine teşrîf buyurdu. Buyurdu ki, yâ Âişe-i Sıddîka. Hiç yiyecekden bir nesnen var mıdır. Hazret-i Âişe latîfe ile dedi ki, Sultânım, bu gece yatdığınız yerde, niçin tedârik etmediniz. (Oradan almadınız.) Fahr-i kâinâtın mubârek gönüllerine bu hoş gelmedi. Huzûrsuz olup, odadan çıkdılar. Hazreti Âişe, koştu. Mubârek eteğine yapıştı; alıkoyup, yapdığı latîfeden af dilemek istedi. Nebi mübârek eteğini çekip, dışarı çıktı. Hazreti Âişe anladı ki, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretleri incindi. 

Hemen başını secdeye koyup, Allah-u Te’âlâ hazretlerine yalvarmağa başladı. Dedi ki: Yâ Rabbî! Benim şefî’im hâlime acıyıp af edecek sensin. Senden başka benim hâlime acıyıp, yardım edecek yoktur. Allah-u Te’âlâ hazretlerine hem yalvarır ve hem mubârek gözlerinin yaşı ırmak gibi akardı. Allah-u Tebâreke ve Te’âlâ hazretleri kemâl-i lütfundan, nihâyetsiz ihsânından, hazret-i Âişe’nin duasını kabûl edip, hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâmı, Nebi (Sallahu Aleyhi ve Sellem) hazretlerine gönderdi. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir ayağını mescidin içine koyup ve diğer ayağını da koymadan, Hazreti Cebrâîl yetişip, dedi ki, yâ Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! Mescide girmene, izin yoktur. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretleri dedi ki, yâ kardeşim Cebrâîl! Sebebi nedir. Hazreti Cebrâîl dedi ki: Hazret-i Âişenin gözü ırmak gibi akar. 

Hak Sübhânehü ve Te’âlâ der ki, varıp, Âişenin hâtırını tesellî edesin. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), saadetle, hazret-i Âişenin evine geldi. Hazret-i Âişe karşılayıp, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübârek ayağının tozuna yüzünü sürüp, af diledi. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) af buyurdu. Allah-u Te’âlâ, Hazreti Cebrail’e emir etti ki, Habîbim ile Âişe’yi ben araya girip, barıştırdım. İkrâm da bizden olsun. Var Cennet ni’metlerinin çeşidlerinden getirip, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile, hazreti Âişenin önlerine koy. Sonra, Cebrâîl Aleyhisselâm Cennetden ni’met getirip, önlerine koydu. Hazret-i Âişe, bir lokma Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübârek ağzına koyardı ve bir lokma kendi yedi. İki lokma kalınca, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki, yâ Âişe! Bu iki lokmayı baban Ebû Bekir için alıkoy. Zîrâ Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekir’e o mertebe muhabbeti vardı ki, bir lokmayı onsuz yemezdi. Bir an dahî onsuz olmazdı. Ebû Bekir Sıddîkın bu ni’metlerden hisse almamış olmasını revâ görmedi. Onun için hazret-i Âişeye buyurdu ki, iki lokmayı alıkoysun. Bu esnâda kapı çalındı. Nebi dedi ki, yâ Âişe! kapıya gelen Ebû Bekir’dir. İçeri gelsin. Hazreti Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh) Habîb-i mükerrem hazretlerinin, huzûr-ı âlîlerine yüz sürdükde, buyurdular ki, yâ Sıddîk! Bu iki lokma Cennet ta’âmlarındandır. Size hisse ayırdık. Hazret-i Ebû Bekr bu iki lokmayı eline alıp, birini Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve birini hazret-i Âişeye verdi. 

Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki, yâ Ebâ Bekir! Niçin bu iki lokmayı kendin yemedin, bize verdin. Cevâp buyurdular ki, yâ Habîballah! O Allah-u Te’âlâ hakkı için ki, ondan gayri Allah yokdur. Sizin yediğiniz bana kendim yememden bin kat dahâ hayırlı gelir. Hazret-i Ebû Bekrin Peygamber Efendimiz’e bu kadar kuvvetli muhabbeti vardı. Peygamberimiz de ne mertebe riâyet edip, severlerdi ki, Cennet ni’metini Ebû Bekir’e hisse alıkoymayınca yalnız yemedi. 

Peygamber Efendimiz bir ân Ebû Bekirsiz olmazdı ve her ne vakit Peygamber Efendimiz’e buluşmak murâd-ı şerîfleri olsa, mülâkat ederler di (görüşürlerdi). Peygamber Efendimiz, her ne müşâvere etmek isteseler, Hazreti Ebû Bekir ile ederdi. Hiçbir zamân Ebû Bekir’den huzûrsuz olup, incinmedi. O dâimâ Peygamber Efendimizin emrine mutî’ ve itâ’at ederdi. Aksine bir şey olmamıştır. Belki, mubârek hâtırlarına bile gelmemiştir.

9) Birgün Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mescidde oturmuş idi. Cebrâîl Aleyhisselâm geldi. Nebi, hazret-i Cebrâîl ile söyleşirdi. Sahabe-i kirâm mescide gelip, Nebi’yi meşgûl görüp, bildiler ki, Hazret-i Cebrâîl ile söyleşir. Sükût edip, oturdular. O sırada Hazret-i Alî (Radıyallâhu Anh) içeri girip, selâm verip, yerine oturdu. Hazret-i Osmân (Radıyallâhu Anh) gelip, selâm verip, yerine oturdu. Sonra Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) gelip, selâm verince, hazreti Cebrâîl Aleyhisselâm ayak üzerine kalktı. Nebi hazretleri de ayak üzerine kalktı. 

Ashâb-ı kirâm, Nebi (Sallallahu Alleyhi ve Sellem) ayak üzere kalkdığını görüp, hepsi ayağa kalkıp, hayret ettiler. Zîrâ Nebi, Ashâb-ı güzînden kimseye ayak üzerine kalkmamıştır. Sonra bu husûsu, Hazreti Nebi’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sordular. Buyurdular ki: Ebû Bekri Sıddîk mescide girip, selâm verdiği zamân, Cebrâîl Aleyhisselâm Ebû Bekri Sıddîka ta’zîm için ayak üzerine kalktı. Ben de ayak üzerine kalktım. Sonra, yâ kardeşim Cebrâîl, Ebû Bekre ne için ta’zîm ettiniz, diye sordum. Dedi ki: Yâ Rasûlallah! Ebû Bekre ta’zîm bana vâcibdir. Zîrâ Ebû Bekir benim hocamdır. Ben sordum, neden dolayı hocandır. Cebrâîl Aleyhisselâm dedi ki: Yâ Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! Hak Sübhânehü ve Te’âlâ, Âdem Aleyhisselâtü vesselâmı yaratdığı zaman, meleklere, Hazreti Âdeme secde ediniz, diye emretti. Benim hâtırıma geldi ki, secde etmiyeyim. Ben ondan efdalim. Zîrâ ki, o balçıkdan yaratılmışdır, dedim. Bunun üzerine secde etmemeye niyyet eyledim. O zamân ki, Ebû Bekrin rûhu arş altında nûrdan bir kubbe (köşk) içinde idi. Köşkün kapısı açıldı, Ebû Bekrin rûhu çıkdı. Bana dedi ki, yâ Cebrâîl secde et. Sakın muhâlefet etme. 

Bunu üç kerre tekrârladı. Arkama üç kerre eliyle vurdu. O sırada kalbimden kibir ve enâniyyet ve inâd gitti. Âdeme secde eyledim. Benden kibir ve enâniyyet, iblîse intikâl edip, Âdeme secde etmedi. Ebedî tard edilip, mel’ûn oldu ve ben de ebedî saadete kavuştum. Yâ Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! Ebû Bekir bu şekilde bana hoca olmuştur, dedi.

10) Birgün, Hazreti Nebin huzûr-u şerîflerinde, Cebrâîl Aleyhisselâm bir tarafta oturuyordu. Hazreti Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Cebrâîl aleyhisselâm geldiği zamân Ashâbı güzînin hepsi (Rıdvânullahi Aleyhim Ecma’în) ayak üzere duruyorlardı. Fakat, Hazreti Ebû Bekir oturuyordu. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) istigrâkda iken (ma’nevî dalmış hâlde iken) Hazreti Cebrâîl ile, hazreti Ebû Bekir işâretleşip, birbirlerine bakışıp, tebessüm ettiler. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), hazreti Cebrâîlin hazreti Ebû Bekir ile işâretleşdiğini görüp, hazreti Cebrâîle dedi ki: yâ kardeşim Cebrâîl. Ebû Bekir ile olan mu’âmelenize sebeb nedir. Hazret-i Cebrâîl dedi ki: yâ Rasûlallah! Birşey yoktur. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tekrâr sordular. 

Cebrâîl Aleyhisselâm dedi ki, Hak Sübhânehü ve Teâlâ, yeri ve göğü, arşı, kürsî, Cennet ve Cehennemi yaratmazdan evvel, Cebrâîl nâmında yetmişbin melek yaratmış idi. Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) bunlara sual ederdi ki, siz kimsiniz? Ben kimim? Bunlar cevâp vermemekle cümlesini helâk etti. Sonra beni yaratıp, bana da sual edince, ben de cevâp vermeyip, ben kulunu helâk etmek üzere iken, hazret-i Ebû Bekrin rûhu yanıma gelip, sen Hâlıksın, ben senin bir za’îf mahlûkunum, diye cevâp vermem için bana ta’lîm eyledi. Yâ Rasûlallah! O Allah hakkı için ki, Ondan gayri Allah yokdur. Ben hazret-i Ebû Bekrin azâdlısıyım, dedi.

11) Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) islâma geldiği vakitde, Hak Sübhânehü ve teâlâ aşkına ve Habîbullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) aşkına, seksenbin altın fakîrlere sadaka verdi. Kırkbin altın gizli, kırkbin altın açıkdan vermişti. O hâle geldi ki, giyecek elbisesi kalmamıştı. Sonra eski bir mutâf (keçi kılından dokunmuş elbise) eline geçti. Mübârek arkasına aldı. Sonra namaz vakti gelince, o mutâfı arkasına alıp, namaz kılardı. 

Nemaz vakti hâricinde mübârek göğsüne kadar tennûr (tandır) içine girer. Arkasına mutâfı alırdı. Bu hâl üzere üçgün saadethânesinde (evinde) oturup, Habîbullah hazretlerinin huzûr-u saadetlerine gidemedi. Dördüncü gün olunca, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), sabah namazını kıldıkdan sonra, mübârek arkasını mihrâba verip, sahâbe-i kirâm hazretlerine teveccüh edip, buyurdular ki: Üç gündür, Ebû Bekir Sıddîk mescide gelmedi. Acabâ mübârek hâtır-ı şerîfi nasıldır. Varalım, mübârek hâtırını soralım; diye söylerken, mübârek arkasına bir siyâh mutâf giymiş olarak Cebrâîl Aleyhisselâm geldi. Hazret-i Rasûlullah, Cebrâîl Aleyhisselâmı bu hâlde görünce, mübârek şekli değişdi. Yâ kardeşim Cebrâîl; bu ne hâldir, diye sordu. 

Hazret-i Cebrâîl, dedi ki, yâ Rasûlallah! Ma’lûmunuz olsun ki, yedi kat gökde, arş ve kürsîde olan bütün melekler, bütün Kerûbîyûn böyle mutâf giydiler. Hazret-i Rasûl-i ekrem, bu işin aslı nedir, yâ kardeşim, bana açıkla, dedi. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, yâ Rasûlallah! Hazret-i Ebû Bekir, Allah-u Te’âlâ’nın aşkına ve senin dînin uğruna seksenbin altın sadaka verdi. Kırk bini gizli ve kırkbini açıktan. Şimdi giyecek elbisesi kalmadığı için, üç günden beri mescide onun için gelemedi. Nemâzı evinde kıldı. Yâ Resûlallah! Hak Sübhânehü ve Te’âlâ sana selâm edip ve buyurdu ki, hazret-i Ebû Bekre esvâb (elbise) göndersin. Peygamber Efendimiz, sahabe’ye bakıp, dedi ki, her kimin, bir fazla kaftanı varsa, Ebû Bekre versin ki, ben sevineyim. Hak Sübhânehü ve Te’âlâ karşılığında nice nice sevâplar ve dereceler versin. Benimle firdevs-i a’lâda komşu olsun. Ashâb-ı kirâmın hepsi, aradılar. Hiçbirisinde bulunmadı. Bulunamayınca; bir sahâbî varıp, bir başka kimsede bir hırka buldu. 

Hazret-i Ebû Bekre gönderdi. Hazreti Ebû Bekir o sahâbîye dualar edip, o kaftanı giydi. Hazreti Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübârek ayaklarının tozuna yüz sürmeden, ya’nî yanına gelmeden hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm yetişti. Dedi ki: Yâ Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! Allah-u Te’âlâ (Celle Celâlühü) sana selâm eder. Buyurdu ki, bütün sahâbîler ile Ebû Bekri ta’zîm ve tekrîm ile karşılayasın. Ondan sonra, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), hazret-i Ebû Bekre karşı çıkıp, müsâfehâ etti. Cenâb-ı Hakka müteveccih olup, dualar etti. Sonra bütün sahâbîler Ebû Bekir ile müsâfehâ ettiler. Gönülden Ebû Bekre dualar eylediler.

12) Hazret-i Ömer (Radıyallâhu Anh) der ki; bir gün Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize, askeri donatmak için, sadaka getirin diye, emir ettiler. Benim malımın çok olduğu bir zamandı. Gönlümden geçti ki, her zamanda, kardeşim Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) sadaka husûsunda hepimizden fazla sadaka verirdi. Ammâ bu defa ben ondan fazla vereyim diye, malımın yarısını götürdüm. Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki, yâ Ömer! Ehl-i beytine (ev halkına) ne alıkoydun. Dedim ki, yâ Rasûlallah! Bu kadarını (ya’nî yarısını) alıkoydum. Bu sırada Ebû Bekr (Radıyallahü Anh) cümle malını getirip, koydu. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki, yâ Ebâ Bekir! Ehl-i beytine (ev halkına) ne alıkoydun? Ebû Bekir, yâ Rasûlallah! Ehlime Allah-u Te’âlâ’yı ve Rasûlünü alıkoydum, deyince, (ikinizin arasındaki fark, cevâbınız arasında olan fark gibidir) buyurdular. 

Ondan sonra, Ebû Bekri Sıddîkın her bir işde, önüne geçme ümmidimi kesdim. Rivâyet edilir ki, o zaman, Hazreti Rasûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sadaka getirin diye emir edince, hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) cümle malını ve giyeceklerini, sadaka verip, bir hırka giydi. O zaman Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gördü ki, Cebrâîl Aleyhisselâm hırka giymiş. Ba’zı rivâyetde gelmişdir ki, bir gün hazreti Ebû Bekrin (Radıyallâhu Anh) huzûr-ı şerîflerine bir dilenci gelip, Allah için birşey verin dedikde, vermeye birşeyi bulunmayıp, sırtındaki gömleği, kapı arkasından dilenciye verdi. Kendisi bir eski şal örtündü. İbâdetle meşgûl oldu. 

Allah-u Te’âlâ’nın emri ile Cebrâîl aleyhisselâm üzerine bir şal bürünüp, hazreti Habîbullahın huzûruna geldi. Rasûl-i ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedi ki, yâ kardeşim Cebrâîl! Bu ne hâldir. Seni bu hâl üzere hiç görmemişdim. Yâ Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! Benim bu şekle girdiğimi acâib karşılama ki Hak Sübhânehü ve Te’âlâ bütün gök meleklerine bu sûrete girmeğe emir eylemişdir. Çünki, Ebû Bekri Sıddîk (Radıyallâhu Anh) şimdi bu şekildedir.

13) Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) ile Ebüdderdâ (Radıyallâhu Anh), ikisi berâber giderken, bir dar yola geldiler. Ebüdderdâ önde, Ebû Bekir arkada, o darlıkda yürürken, o sırada, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) karşıdan, parlak bir ay gibi, göründü. 

Hazreti Ebüdderdâ, Hazret-i Ebû Bekrin önüne geçmiş görünce Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) huzûrsuz olup, Ebüdderdâya hitâb eylediler ki, yâ Ebüdderdâ! Niçin Ebû Bekrin önünce yürürsün. Bilmez misin ki, Ebû Bekir senden evveldir. Senden büyük olan kimsenin önünde gitmek edebi terk değil midir? Hazreti Ebüdderdâ hatâsını anlayıp, tevbe ve istigfâr eyledi. Şimdi ey mü’minler! Hazreti Ebüdderdâ gibi bir zât, bir ân hazreti Ebû Bekrin önüne geçince, hazreti Rasûl-i ekrem huzûrsuz oldu. Fikir edin, yani düşünün. Ayrı itikad üzere olanlardan Allah-u Te’âlâ korusun!

14) Birgün sahabe’den bazıları Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüksek huzurlarına varıp, hazret-i Ebû Bekirden (Radıyallâhu Anh) şikâyet ettiler. Dediler ki, yâ Rasûlallah! Hazreti Ebû Bekir bir oda içine girip, ciğer kebabını yalnız yer. Kokusunu duyarız. Lâkin bizi davet etmez. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki, “Bir daha böyle yapdığı vakit, bana haber veriniz; evine gidelim.” Birgün yine hazreti Ebû Bekir, bir odaya girdiğinde, ciğer kebabının kokusunu duyan Sahabeler, ciğer kebabı yer diyerek, varıp, haber verdiklerinde, Nebi hazretleri, derhal kalkıp, hazreti Ebû Bekrin olduğu odaya gitti. İçeri girince, gördü ki, ne ateş var; ne kebab. Sonra sual etti ki, yâ Ebâ Bekir! Ciğer kebabını yalnız yermişsin; revâ mıdır. Ebû Bekir dedi ki, yâ Rasûlallah! Hâşâ ki ben ciğer kebabını yalnız yiyeyim. Pişen kendi ciğerimdir. Hayr-ül-beşer (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), sebebini sordular. 

Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) cevâp verdi ki, yâ Habîballah! Dâimâ hâtırıma gelir ki, Hak Sübhânehü ve Te’âlâ bana islâm dînini müyesser eyledi. Ve Habîbinin dostlarından eyledi. Husûsî olarak bütün sahabe içinde bu şekilde şöhret buldum. Kıyâmet gününde; acabâ ahvâlim ne olur. Allah-u Te’âlâ’nın huzûrunda bu iltifâtı ve bu riâyeti (bu ni’metlerin şükrünü yerine getirir miyim) tekmîl eder miyim diye korkudan ciğerim kebab gibi pişdiğinin sebebi budur. Hemen o sâat Cebrâîl Aleyhisselâm gelip; hazret-i Ebû Bekrin hakkında nice müjdeler getirdi. Ondan sonra sahabenin Hazreti Ebû Bekre (Radıyallâhu Anh) muhabbetleri bir iken bin kat fazla oldu.

15) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün mescid-i şerîfinde, sahabe arasında, oturuyordu. Hazreti Cebrâîl Aleyhisselâm geldi. Nebi’ye (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki, Ebû Bekrin bir sâat ibâdeti yetmiş yıllık ibâdet yerini tutar. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunlara cevap vermeyip, hazreti Bilale emir etti ki var, Ebû Bekri davet eyle. Hazreti Bilal, emri tâat kabûl edip, Ebû Bekrin kapısını çaldı. Dedi ki, Ebû Bekir hazretlerini Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çağırır. 

Hemen o sâat hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) yerinden kalkıp, Nebi’nin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bulunduğu yere gitdi. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) karşılayıp, Ebû Bekir hazretlerini yanına aldı. Sonra sual eyledi ki, yâ Sıddîk, hâlâ ne amel üzerinde idin. Cevâp verdiler ki, yâ Habîballah! Hâtırıma şöyle geldi ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ iki ev halk etti. Birinin adı Cennet ve birinin adı Cehennem. Elbette takdîr yerini bulup, ikisini de dolduracakdır. Birini yaramaz kulları ile, birini sâlih kulları ile. Yâ Rasûlallah! Dedim ki, Yâ Rabbî! Bu zayıf kulunun bedenini büyültüp, Cehenneme koy ki, benim bedenim ile Cehennem dolsun. Senin emrin yerini bulsun. Bütün âlem, Cehennem korkusundan halâs olsun. Ondan sonra Ashâb-ı güzîn Hazreti Ebû Bekrin böyle duâsına ve yüksek himmetlerine hayrân olup, cümlesi hayır dua ettiler.

16) Birgün hazreti Ebû Bekir ile hazret-i Ömer (Radıyallâhu Anhümâ) bir husûs için, birbiriyle münâzaa ettiler (çekiştiler). Hattâ, hazreti Ebû Bekir hazreti Ömer’e bir mikdâr sert olarak söyledi. Biraz durdukdan sonra, hazreti Ebû Bekir pişmân olup, hazreti Ömer’den özürler diledi. 

Hazreti Ömer iltifât etmedi. Saadethânelerine (evine) gitti. Hazreti Ebû Bekir gördü ki, hazreti Ömer af etmedi. Bu üzüntü ile, hazreti Habîbullahın (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) huzûrlarına vardı. Habîbi ekrem gördü ki, hazreti Ebû Bekrin şekli değişmiş. Mubârek derisinde değişiklik var. Sual buyurdular ki, yâ Sıddîk sana ne oldu ki, böyle üzüntülüsün. 

Hazreti Ebû Bekrin gözlerinden yaş akıp, dedi ki, yâ Rasûlallah! Bir husûs için hazreti Ömer ile münâzaa edip, bir mikdâr gazab ile, söylemişdim. Onun için hâtırı kırılmış (gücenmiş). Sonra hatâmı bilip, af diledim. Kabûl eylemedi. Yâ Rasûlallah, huzûrunuza geldim. Benim hâlim nice olur. Kıyâmet gününde eğer Ömer yakama yapışırsa, bana inâyet, hâlime rahmet eyle; deyip ağladı. Hazret-i Fahri âlem üç kerre dua eyledi ki, yâ Rabbî! Ebû Bekrin bütün günâhlarını af eyle; Ömerin bile. (ya’nî hazret-i Ömerin günâhını da af eyle!) Meğer hazreti Ömer (Radıyallâhu Anh) de hazret-i Ebû Bekrin ricâsını kabûl etmediğine pişmân olmuştu. Hazret-i Ebû Bekrin evleri tarafına gitti. 

Kapının önüne gelip, hazreti Ebû Bekri sordu. Habîb-i ekrem hazretlerine gitti diye cevâp verdiler. Hazreti Ömer de varıp, Serveri kâinâtın huzûrı şerîflerine yüz sürdükde, gördü ki, bir tarafda hazreti Ebû Bekir oturur. Bir tarafında hazreti Ebüdderdâ oturur. Ondan sonra Habîb-i ekrem hazretleri buyurdular ki, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizlere Peygamber gönderdi. Cümleniz tekzîb etdiniz (inanmadınız). Ammâ Ebû Bekr-i Sıddîk tasdîk eyledi. Cân ve baş ve bütün mal ve menâl ile, ehliyle ve iyâliyle benim uğrumda kalben kıyâm gösterip, bir ân ayrılmadı. Neden Ebû Bekrin kıymetini bilmeyip, rencîde edersiniz. İnsâf mıdır? Bilmez misiniz ki, Ebû Bekre olan riâyet ve hurmet bizedir. Onun hâtırını gözetmek, bizim hâtırımızı gözetmek gibidir. Hazreti Ömer (Radıyallâhu Anh) bu (azarlama şeklindeki) kelâmı işitdikden sonra, kalkıp, Ebû Bekir tarafına gidip, hazreti Ebû Bekir de karşılayıp, birbiriyle müsâfeha edip, özür dilediler.

17) Hazreti Alî (Kerremallahu Vecheh) bir gün hutbe okuyup, halkı gazâ ve cihâda teşvîk etti. Bir şahs ayak üzere kalkıp, dedi ki, Yâ İmâm! Bana fî sebîlillah cihâdın ve gazâların sevâbından haber ver. Hazret-i Alî buyurdular ki, bir gün Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretleri ile gazâya gidiyorduk. Senin benden sual etdiğin gibi, ben de Nebi’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sual ettim; dedim ki, yâ Rasûlallah! Bize gazâ ve cihâdın sevâbından haber ver. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: Bir kavm gazâya niyyet eylese, Hak Sübhânehü ve teâlâ onlar için Cehennemden kurtuluşuna beraat yazar. Kaç kişi sefer için hâzırlansa, Allah-u Te’âlâ onlar ile meleklere öğünüp, buyurur ki, görün, benim kullarımı, benim yolumda gazâya hâzırlanırlar. 

Ehline ve evlâdına vedâ’ eylerken, evi ve dıvârları onlar için ağlar. Ve günâhlarından temizlenip, anadan doğmuş gibi olurlar. Yılanın, derisinden çıkdığı gibi olurlar. Hak Sübhânehü ve Te’âlâ her adıma kırk bin melek verir. Dört tarafından hıfz ederler. İşledikleri her hasene ve her sevâb iki kat yazılır. Ona bin âbid ibâdeti sevâbı yazılır. Öyle âbid ki, bin yıl ibâdet etmiş olur. Harbe gitmek üzere yola girdiği zemân, Hak Sübhânehü ve teâlâ o kadar sevâb verir ki, dünyâdaki bütün insanlar kâtib olsalar, onun hesâbında âciz olurlar. Düşmâna karşı olup da, harbe başlasalar, melekler onları çevirip, üzerlerine durup, nusret ve zafer için, dua ederler. Arşın altından bir melek, (El-cennetü tahte zılâl-issuyuf) ya’nî Cennet kılıçların gölgesi altındadır diye, nidâ edip, çağırır. Kılınç dokunup, her şehîd olana, sıcak günde soğuk su içmiş gibi, lezzetli gelir. 

Her kılınç darbesi yiyip, atından yere düşmezden evvel, Hak Te’âlâ hûrî gönderir. Sağından ve solundan yetişip, müjde verirler. Hak Sübhânehü ve Te’âlânın onun için, Cennetde hâzır eylediği kerâmâtı (ikrâmları) ve sevâbı haber verirler ve müjdelerler. Ondan sonra yere düşse, bir ses gelip, der ki, “Merhâbâ ey temiz rûh! Temiz bedeninden çıkdın. Müjdeler olsun sana ki, Allah-u Te’âlâ senin için Cennetinde o kadar sevâp ve ecirler ve mülk ve ni’metler hâzırlamışdır ki, ne gözler görmüşdür, ne kulaklar işitmişdir. Ne de kimsenin hâtırına gelmişdir. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki, Allah-u Te’âlâ o şehîd hakkında buyurdu ki, onun ehline ve evlâdına halîfeyim. Her kim onu râzı eder, beni râzı eder. Her kim onu incitir, beni incitir. 

Hak Sübhânehü ve Te’âlâ hazretleri, şehîdlerin rûhlarını yeşil kuşların kursağına koymuşdur. Cennete girip, yemişlerinden yirler. Şehîde Cennet-ül firdevsde yetmiş kasr verirler. Her iki kasrın arası San’a ile Tehâme arası mesâfe kadardır. O kasrların nûru şark ve garb (doğu-batı) arasını doldurur. Her kasrın yetmiş kapısı vardır. Altındandır. Her kapıda perde asılmışdır. Kapının üstünde bir köşk vardır. Her bir köşkün içinde yetmiş çadır vardır. Her çadırda yetmiş kanepe (serîr) vardır. Her serîrin ayakları inciden ve yâkutdan ve zeberceddendir. Her serîr üzerinde kırk döşek vardır. Her döşeğin yüksekliği kırk arşındır. Her döşekde bir hûrî ayn ve her hûrî aynın kırk câriyesi vardır. Başlarında inciden tâclar ve boyunlarında mendiller ve ellerinde murassa leğen ve ibrik tutarlar. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yemîn edip, buyurdu ki, kıyâmet gününde, şehîtler yerlerinden kalkıp, mahşer yerine gelirken, yollarında Enbiyâ Aleyhimüsselâm olur. Onlar geldikde, ayak üzerine kalkarlar. Şehîdler gelip, mücevherlerle süslü kürsîler üzerine otururlar. Her şehîd evlâdından ve ehlinden ve akrabâsından ve ahvâl ve ahbâbından yetmişbin kişiye şefâ’at edecekdir. Hazret-i Alî (Radıyallâhu Anh) der ki; Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunu böyle buyurdular.

18) Nevfel (Radıyallahü Anh) derler bir yiğit, iki oğlunu ve hâtununu yanında getirip dedi ki, Yâ Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! Ben dua edeyim, Siz Amîn deyiniz. Böylece duam kabûl olsun. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), buyurdular ki, Sen söyle, ben âmîn diyeyim. Nevfel (Radıyallahü anh) el kaldırıp, dedi ki: Yâ Rabbel âlemîn! Nevfel kuluna şehâdet müyesser eyle. Bu iki oğlunu yetîm eyle. Vâlidelerini dul eyle. Ondan sonra varıp, silâhını kuşanıp, atına binip, düşmâna karşı çıkdı. Birçok kimseyi öldürüp, sonunda atını düşürdüler. Sonra kendini şehîd etdiler. Zübeyr bin Avvâm (Radıyallâhu Anh) der ki, ben gelip Fahr-i kâinât hazretlerine Nevfelin şehâdetini bildirdim. Dedim ki, Allah-u Te’âlâ gazânı Nevfel ile mubârek etsin. Nevfel şehîd olup, kana bulanıp, yatar.

Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Nebiyyi muhteremin mubârek gözleri yaş ile doldu. Sonra oradaki Ashâb-ı kirâm ile berâber geldiler. Sa’d bin Ebî Vakkas ok atıp, müşrikleri Nevfelin yanından dağıtdı. Rasûlullah hazretleri gelip, başını dizi üzerine alıp, buyurdu ki: Allah-u Te’âlâ sana rahmet etsin; yâ Nevfel! Şübhe yokdur ki, Hak Sübhânehü ve Te’âlâ yarın kıyâmet gününde, nidâ edip, buyurur. Sen Arşın altından çıkarsın. Başın sağ elinde olur. 

Damarlarından kan akar. Kokusu miskden güzel kokar. Sualsiz, hesâbsız Cennete gidersin. Sonra Abdürrahmân bin Avf hazretlerine buyurdular. Örtü getirdiler. Sarıp, defn etdiler. Sonra Rasûlullah hazretleri, kalkıp parmaklarının üzerinde yürüdü. Sonra sual etdiler. O Rasûl-i Hüdâ (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki; Beni Peygamber gönderen Allah-u Te’âlâ’ya yemîn ederim ki, Nevfel üzerine o kadar melek nâzil oldu ki, meleklerin çokluğundan ayağımı basacak yer bulamazdım. Bir melek gelip, kanadını ayağım altına döşedi. Ona basdım. Gazâ temâm olunca; hazret-i Rasûl-i müctebâ (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), hergün varıp, Nevfelin kabrini ziyâret ederdi.

18) Zübeyr bin Avvâm (Radıyallâhu Anh) rivâyet eder ki, sayısız ganîmetler ile; gazâdan döndük. Mensûr, muzaffer olarak, Medîne-i münevvereye yöneldik. Medîneye yaklaşdıkda; Medîne halkı hazret-i Rasûl-i Ekremi karşılamaya çıkıp, hâtunlar ve kızlar, def çalar, şi’r okur, hazret-i Serveri medh ve senâ ederlerdi. Tebessüm edip; Ensârın hâtunları ne iyidir, derlerdi. Ansızın Nevfelin hâtunu iki oğlu ile gelip, Server-i kâinât hazretlerine selâm verip, üzengilerine yüz sürüp, gazânız mubârek olsun, dedikden sonra, dedi ki, Yâ Rasûlallah, Nevfelin hâli ne oldu. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mubârek gözlerinden yaş revân olup, yanında olanlar da ağladılar. 

Zübeyr bin Avvâm, Nebi’nin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzengisi yakınında yürürdü. Ona buyurdu ki, yâ Zübeyr! Yürü. Nevfelin haberini hâtununa söylemeye kim dayanabilir ki, ben söyliyeyim. Mubârek eli ile ardına işâret edip, geçdi, gitti. Ondan sonra hazret-i Alî (Radıyallahü Anh) geldi. Ona da hâtun varıp dedi. Yâ Betûlün (hazret-i Fâtımânın) zevci. Nevfel ne oldu. Hazret-i Alî (Radıyallâhu Anh) ağlayıp, yanındakiler de ağladılar. Ammâr bin Yâser yanında yürür idi. Ona dedi ki; Nevfelin haberini hâtununa nasıl söyliyebilirim. Eli ile ardına işâret etdi; geçti. Ondan sonra hazreti Osmân (Radıyallâhu Anh) geldi.

Hâtun Ona varıp, sordu. Hazret-i Osmân ağlayıp, yanında olanlar da ağladılar. O da eliyle işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra hazret-i Ömer (Radıyallâhu Anh) geldi. Hâtun ona da varıp sordu. Hazret-i Ömer de cevâb vermeyip, geriye işâret edip, geçdi, gitdi. Ondan sonra Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh) geldi. Mû’az bin Cebel (Radıyallâhu Anh) der ki: Ben hazret-i Ebû Bekrin, rikâbında (üzengisi karşısında) yürürdüm. Bana bakıp, tebessüm ederdi. Zübeyrden gayri geride kimse de kalmamışdı. Çünki, hâtun onlara da sordu. 

O yâr-i gârı Mustafâ (ya’nî Rasûlün mağara arkadaşı), yüksek sırların kaynağı olan Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallahü Anh) mubârek sakalını avucuna alıp, gönlü perîşân olarak, parmağını dişine dokundurup, Hak sübhânehü ve teâlâ dergâhına teveccüh edip, dedi ki; yâ Rabbî! Bir gönül ki, yıkmakdan Habîbi ekremîn sakındı. Hazret-i Alî, hazret-i Osmân, hazret-i Ömer kaçındılar. Ben müşkil durumda kaldım. Eğer ifşâ edersem, ya’nî Nevfelin şehâdet haberini verirsem, Habîbine muhâlefet etmiş olurum. Eğer geri kaldı, geliyor desem, yalan söylerim. 

Doğru söylesem hâtırı (gönlü) yıkılır. Doğru söylemesem din yıkılır. Gönülden dedi ki, yâ Rabbî! Bana da bir söz ilhâm eyle; yâ müşkilimi sen çöz ki, miskînenin gönlü tesellî olsun deyip, Hakka bağlanıp, dergâha yüz tutup, (Yâ ALLAH) deyince, o ânda yaydan ok çıkar gibi, kılıncı elinde Nevfel sür’atle gelip, hazret-i Ebû Bekre selâm verdi. (Buyur) yâ Sıddîk, beni mi istersin, dedi. Mubârek elini açıp, Alîye (Radıyallâhu Anh), sonra Sahâbe-i güzîne yetişti ve selâm verdi. Bunlar bu hâli görüp, dehşet içinde kalıp, atlarından düşeyazdılar.

Zübeyr bin Avvâm hazretleri der ki, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretlerinin âdet-i şerîfleri idi ki, seferden geldikde, mescide varıp, iki rek’at nemâz kılardı. Sefere gitmiyenler gelip, selâm verip, tebrîk ederlerdi. Yine mescide vardı. Otururken kapıda kalabalık oldu. Kalabalığı gördüler. Nevfel içeri girip, selâm verdi. Rasûl-i ekrem hazretleri Nevfeli karşılayıp, selâmını alıp, yerine oturtdukdan sonra, kendileri de oturdu. Buyurdu ki, Sübhânallah! Bu bir âyetdir ki, Hak Teâlâ açıkladı. Acabâ kimin eliyle zâhir oldu; derken, o ânda hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm geldi. Zübeyr bin Avvâm (Radıyallâhu Anh) der ki: Gözüm ile gördüm ve kulağım ile işittim. Başında Cebrâîlin imâmesi vardı.

Yâ Muhammed! Şükür secdesi yap ki, ümmetinde Allah-u Te’âlâ, hazret-i Îsâ Aleyhisselâm gibi, ölüyü dirilten kimse yaratdı. Allah-u Te’âlâ sana selâm eder. Buyurur ki, benim Habîbim, eğer senin mağara arkadaşın Ebû Bekri Sıddîkın (Radıyallâhu Anh) sakalı avucunda iken, bir kerre dahâ (Yâ ALLAH) demiş olaydı, izzim-celâlim hakkı için, bütün şehîdleri, diriltirdim. Yâ Muhammed! Ebû Bekir kuluma söyle ki, ben ondan râzıyım. O da benden râzımıdır. Onun sözünü doğru çıkarmak için, Nevfeli diriltdim. Zîrâ o câhiliyye döneminde yalan söylememişdir. 

Bunun üzerine, Server-i Âlem, Ebû Bekrin sakalını öpüp, Cebrâîl aleyhissalâtü vesselâmın verdiği müjde haberini söyleyip, buyurdular ki: Yâ Ebâ Bekir! Hakdır ve lâyıkdır ki, Allah-u Te’âlâ sana ikrâm etmişdir. Şükrler olsun o Allah-u Te’âlâ hazretlerine ki, ben dünyâdan ayrılmadan evvel, ümmetimde hazret-i Îsâ aleyhisselâm gibi, Allah-u Te’âlâ’nın izniyle ölüyü dirilten kimse yaratdı. Ondan sonra Ebû Bekir hazretleri imâmesini çıkarıp, başını açıp, dedi ki: Yâ Rasûlallah! Hazretinden utanırım. Yoksa imâmemi (sarığımı) Cehennem ateşinin üzerine koyardım. 

Cehennemin ateşini ümmetinin büyük günâh işleyenlerinden men’ ederdim. Ondan sonra Nevfel nice yıllar ömür sürdü. Evvelki oğullarından gayri iki oğlu dahâ oldu. Sonra Yemâme cenginde şehîd oldu. Ba’zı rivâyetde hanımı söylenmeyip, fakîr bir annesi olduğu söylenmişdir. Nevfel, silâhını kuşanıp, atına binip, muhârebeye katılmak üzere geldi. Annesi, ağlıya ağlıya feryâd ederek, Nebi’ye (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gelip, dedi ki: Yâ Habîballah! Benim gözümün yaşına merhamet eyle. Hayâtımda, görür gözüm ve tutan elim budur. Bundan gayri sığınacağım yokdur. 

Gâyet garîb ve fakîrim. Benim oğlum gençdir. Harb ahvâlinden haberi yokdur. Naz ile büyümüşdür. Soğuğa ve sıcağa dayanamaz. Ben zelîl kalırım. Kimse benim hâlimi bilmez. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o fakîrin gözyaşına acıdı. O civâna dedi ki, oğlum, ben sana kefîl olayım ki, gazâ sevâbını kazanasın. Şehîdlik mertebesine erişesin. Dertli annenin rızâsını gözet. Bunun yaşlılığı vaktinde, gözyaşını akıtdırma. Bu garîb bize şefâ’ate gelmiş iken, ayrılık ateşiyle yakma. İbâdet meydânının pîri, ağlıyarak; Yâ Rasûlallah! Beni men’ etme. İhtiyârım elde değildir. Hak yoluna gönlüm cân ve baş oynamak (koymak) diler.

Nihâyet anneme bir düâ edin ki, duanız sâyesinde, önce ona Allah-u Te’âlâ sabır ihsân etsin. Bunun üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Nevfelin vâlidesine dedi ki, gel bu yiğidi hayrlı yolundan men’ etme. Çileli annesi, Sultân-ı kâinâtın emrine muhâlefet etmedi. Dedi ki, Yâ Rasûlallah! Oğlum, nev resîddir, Sefer ahvâlini bilmez ammâ, sana ısmarladım. Her hâlini gözetesin. Fahr-i âlem hazretleri, Allah-u Te’âlâ’nın izni ile olur, buyurdu. Bir rivâyet’de salim ve ganîmetlerle dönünce, annesi Rasûl-i ekremin huzûruna varıp, o hidâyet şemsi nûr-i nübüvvet ile etrâfı aydınlatıp, sürûr ile geldiler. 

Fakir kadın rikâb-ı hümâyûna yüz sürüp, iştiyakla, oğlunu sordu. O şefkat deryâsı, musibet (kötü) haberi vermekle gönlü kırılır endişesi ile çekinip, edeble cevâp verip, dedi ki, geride kaldı. Gelenlerden sual edesin. O derd sâhibi (Nevfelin annesi) bekledi. Hazret-i Alî (Kerremallahu Vechehu) saadetle geldikde, sual etti. Buyurdular ki, Habîbullahdan sual etmedin mi? Miskîne (fakîr kadın) dedi ki, sual ettim. Böyle cevap buyurdular. Hazret-i Mürtedâ bildi ki, hazret-i Risâlet penâh, bunun gönlünü kırmamak için, musîbet haberini vermemişler. 

Nebi’ye (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) muhâlif söylemeyip, aynı şekilde cevap verdiler. Sonra da hazreti Osmân, hazreti Ömer, böylece hazreti Ebû Bekre erişdi (Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în).

19) Hazreti Bilâli Habeşî (Radıyallâhu Anh) bir kâfirin kölesi idi. Lâkin Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mubârek ayağının toprağına yüz sürüp; kalbden müslüman olmuştu. Bir büyük kilise vardı. İçindeki putlara hizmet için, kâfirler bir köylü tayin etmişlerdi. Birgün hazret-i Bilâl, o kiliseyi tenhâ buldu. İçeri girip, putların yüzlerini kirletti. Acele ile dışarı çıkarken o hizmetci köylü, hazret-i Bilâl ile karşılaşıp, içeri girdi. Putları bu hâlde görünce, feryâd ederek, kâfirlerin oturdukları yere doğru varıp, hazreti Bilâlden şikâyet etdi. 

Putlarına yapılan durumu bunlara bildirince, kâfirler Bilâlin efendisi üzerine gittiler. Bir kölenin, bizim putlarımıza böyle ihânet etmesi uygun mudur? Elbette bu kulun (kölenin) hakkından gelmek gerekdir; dediler. Efendisi de bunlara dedi ki; mâdem ki benim kölem böyle küstâhlık yapdı. Size verdim. Ne yapmak isterseniz, öyle yapın. Onlar da Bilâli aldılar. Sıcak kum üzerine çıplak olarak koyup, mubârek karnı üzerine taş koydular. Sonra iki ellerini ve iki ayağını bağladılar.

Dediler ki, tâ ki hazret-i Muhammedin dîninden dönmeyince seni bundan kurtarmayız. Bunun altında kalırsın. Hazreti Bilâl bu taşın altında (Yâ Ehad) ismi şerîfini söylerdi. Allah-u Te’âlâ’nın hikmeti, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yoldan geçerken, hazret-i Bilâli bu azâbda yatar gördü. Hem de dili ile (Yâ Ehad) ismi şerîfini söyler. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), buyurdu ki: (Yâ Ehad) ismi şerîfi seni kurtarır. Ondan sonra, saadetle devlethânelerine gitdi. 

Hazret-i Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretlerinin, ayağının tozuna yüz sürdü (yani yanlarına vardı). Hazret-i Bilâlin ahvâlini Ebû Bekir hazretlerine anlatıp, buyurdular ki, yâ Ebâ Bekir! Bilâli kâfir elinden, sen kurtarırsın. Yoksa bir başka kimse kurtaramaz. Zîrâ Ebû Bekir hazretlerinin daima âdet-i şerîfleri bu idi ki, kâfirlerin arasında yürürdü. Bir müslümân esir görse, hesapsız para verip, satın alırdı. Aldığı gibi, Hak Sübhânehü ve Te’âlâ yoluna ve Nebi aşkına azâd ederdi. Yine âdet-i şerîflerine binâen kâfirler arasına gitti. Konuşma esnâsında, onlara dedi ki, Bilâle böyle azâb etmekden size ne fayda vardır. Gelin bana satın. Onlar dediler ki, biz Bilâli dünyâ ağırlığı akça da versen satmayız. Eğer Âmir adındaki kölen ile değişdirirsen olur. 

O Âmir, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) sebebiyle, kıyâssız mal edinmişdi. Metâ’ından, yâdigârından, davarından gayri nakid onbin filori vardı. Hazret-i Ebû Bekr derdi ki, yâ Âmir! Müslüman ol, bütün mâl ile azâd ol. Yanımda, kardeşim olasın. Mel’ûn râzı olmayıp, islâm dînini kabûl etmezdi. Müslüman olmadığı için, hazret-i Ebû Bekir de, huzûrsuz olup, azâd etmezdi. Ondan sonra kâfirler dediler ki, kölen Âmir ile Bilâli değişiriz. Ebû Bekir hazretlerine gâyet hoş gelip, sevindiğinden, Âmiri, bütün malı ve davarı ile, hazret-i Bilâl için size verdim, deyince, kâfirler de, hazret-i Ebû Bekri aldatdık. Bu kadar mal ve Âmir gibi köle aldık diye sevindiler. Bilâl için olanlardan mel’ûnların haberleri yoktu. Yoksa hazret-i Ebû Bekrin bütün malını isterlerdi. O da Allah hakkı için acımayıp, sâdece sultân-ı Kâinâtın emr-i şerîfleri yerine gelsin diye, verirdi. 

Ondan sonra hazret-i Ebû Bekir, Bilâl hazretlerini, evvelâ taşın altından kurtarıp, elini eline alıp, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in yanına getirip, ayak üzerine durup, buyurdular ki, yâ Rasûlallah! Bilâli Allah-u Te’âlâ aşkına bugün azâd eyledim. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çok sevinip, hazret-i Ebû Bekre dualar etti. O anda hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm gelip, hazret-i Ebû Bekir hakkında, meâl-i şerîfi, (O ateşden Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) gibi, ziyâde müttekî olan sakınıp, kurtulur ki, Allah-u Te’âlâ yanında temiz ve va’dine nâil olmak için, malını Allah yolunda hayrâta sarf eder) olan, Leyl sûresi 17 ve 18.ci âyet-i kerîmelerini getirdi.

20) Hazreti Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) bütün mal ve mülkünü Allah (Celle Celâlühü) için sadaka verip, bir hırka ile evinde otururken, bir kimse gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Ebû Bekir dışarı çıkıp, kapıda duran kimdir diye baktı.

Ne istersin, dedi. O kimse, yâ Ebâ Bekir! Onikibin akça borcum var. Bugün vermemin son günü. Muhakkak vermem lazım. Şimdi, lütuf ve kerem edip, benim bu borcumu ödeyip, beni kurtar, dedi. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) dedi ki, yâ miskin, görmez misin beni, bütün malımı, giyeceklerimi Allah-u Te’âlâ yoluna verdim. Hatta arkamdaki elbisemi de bir fakîre verdim. Şimdi bir hırka giyip, oturuyorum. Mal ve giyecek kalmadı. Senin borcunu nereden ödeyeyim, dedi. 

O kişi dedi ki, biliyorum ve işitdim ki, sende mal kaldı. Senin fadlından ümîd ederim ki, benim bu borcumu ödeyesin. Hazret-i Ebû Bekrin (Radıyallâhu Anh) yapacak bir şeyi kalmadı. Bir yahudi’ye vardı. Onikibin akçe istedi. Dedi ki, İnşaallah yarın öğleden sonra malını vereyim. O yahudi dedi: Yâ Ebû Bekir, yarınki gün malımı bulup vermez isen, ne olur. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) hazretleri, eğer yarın öğleden sonra senin malını bulup, vermezsem, kendimi sana köle eyledim. Dilersen satıp, parasını al, istersen beni köle gibi kullanırsın, dedi. Bu sözleşme üzerine o yahudi çıkarıp, hazret-i Ebû Bekre (Radıyallâhu Anh) onikibin akçe verdi. 

Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh) da o akçeyi o borçlu fakîre verip, borcunu ver, dedi. Kendisi, oturup, Allah-u Te’âlâ hazretlerine tevekkül eyledi. Yarın vaktinde ödemeği va’d etdiğim, bu borcu ben nereden alıp, ödeyeceğim, diye düşündü. Hiçbir çâre bulamadı. Varıp, o yahudi’ye köle olayım diye kalbinden geçdi. Bu şekilde düşünürken, hazret-i Âişenin evine vardı. Selâm verip, dedi ki, yâ kızım Âişe. Bilmiş ol ki, dün bir yahudiden onikibin akçe alıp, bir fakîrin borcunu ödedim. Bugün öğleden sonra, akçeleri ödemem lâzım. Akçeleri bulup, ödemezsem, kendi nefsimi o yehûdîye verdim (kendimi ona köle eyledim). Şimdi vâcib oldu ki, kendimi o yahudi’ye köle eyliyeyim. Yâ kızım, âhıret hakkını halâl eyle. Sağ ve âsân ol. Ben gidiyorum. Hazret-i Âişenin (Radıyallâhu Anha) kalbi mahzûn olup, ağladı. İkisi berâber ağladılar. Hazret-i Ebû Bekir kızının yanından ağlıya ağlıya çıkdı, gitti. 

Hazret-i Âişe annemiz ağlarken, mübârek gözünden bir damla yaş indi. Yere düşdü. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kudretinden bir nurâni cevher halk oldu. Hazret-i Âişe bu cevheri görüp, sevindi. Babasını çağırdı. Hazret-i Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) dönüp geldi. Dedi ki, ne dersin yâ kızım! Hazret-i Âişe dedi ki, Allah-u Te’âlâ bana merhamet eyledi. Gözümün yaşından bir cevher yaratdı. Şimdi var, bu cevheri alıp, pazara götür, satıp, borcunu edâ eyle. 

Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh) da o cevheri alıp, pazara gitdi. Hak Sübhânehü ve teâlâ, Cebrâîl Aleyhisselâma emir eyledi ki, yâ Cebrâîl, Habîbim ve Rasûlüm Muhammed Mustafâ’nın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zevcesi Âişenin gözyaşından kudretim ile bir cevher halk eyledim. Kulum Ebû Bekir o cevheri, pazara satmağa gidiyor. Şimdi çabuk var. Cennetde, kudret hazînemden yirmibin altın al. Bir nûrdan tabak içine koyup, Ebû Bekrin önüne var. O cevheri satın al. Bana getir ki, o cevher bana gerekdir. Arşıma o cevheri koyayım ki, onun nûru arşımda ışık saçsın. Ve de mü’min kullarımın kabri o cevher ile münevver olsun (aydınlansın). Cebrâîl aleyhisselâm da yetişip, Cennetin hazînesinden yirmibin altını, bir nûrdan tabak içine koydu. İnsan sûretinde, hazret-i Ebû Bekrin pazar içinde önüne geldi. Dedi ki, yâ Ebâ Bekir! Elindeki nedir, satar mısın? Ebû Bekir dedi ki, satarım. Cebrâîl dedi, kaça verirsin. Ebû Bekir hazretleri dedi ki, onikibin akçaya veririm. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki, bunun değeri onikibin akça değildir. Yirmibin altın vereyim, dedi. Ebû Bekir hazretleri dedi, eğer o fiyâta alır isen sen bilirsin. Hazret-i Cebrâîl dedi ki, şimdi aç eteğini. Ebû Bekir hazretleri eteğini açdı. Cebrâîl Aleyhisselâm eteğine altınları dökdü. Hazret-i Ebû Bekir alıp, saadethânelerine (evlerine) geldi. 

Gördü ki, akça aldığı yahudi kapı önüne gelmiş. Çağırıp der ki, yâ Ebâ Bekir, gel akçamı ver; yâhud kölemsin; seni hizmetde kullanırım. Ebû Bekr hazretleri, ardından varınca; o yahudi ayak sesini duyup, arkasına bakdı. Gördü ki, gelen Ebû Bekirdir. Yahudiye dedi ki, aç eteğini. Açdı. O yirmibin altını yahudinin eteğine döktü. Yahudi dedi ki, bu altın nedir. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk buyurdu ki, yirmibin altındır. Borcuna tut. Yahudi dedi ki, senin bana borcun onikibin akçadır. Hazret-i Ebû Bekir dedi ki, bu altın senin akçenin berekâtıdır. Sonra o yehûdî altının birini eline aldı. Gördü ki, bir yanında, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah) yazılmış. Diğer tarafında (Kulhüvallahü ehad sûresi.) yazılmış. Kudret kalemi ile yazı yazılmış. Yuhudi’nin kalbine bir hâl gelip, hidâyet-i rabbânî yetişdi. Dedi ki, yâ Ebâ Bekir! Bildim ki, senin dînin hakdır, gerçek evliyâsın. Muhammed Aleyhisselâm da hak Peygamberdir. Şehâdet kelimesi söyleyip, sadakatle müsliman oldu. O altını din aşkına cümle fakîrlere dağıttı. Kendisi ehl-i havâsdan oldu (Radıyallâhu Anh). Ma’lûmdur ki, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) hazretlerinin menâkıbı ve keşfi ve kerâmetleri nihâyetsizdir. Had ve hudûdu mümkün değildir.

21) Bir gece Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretlerini rüyamda gördüm. Dedim ki, yâ Rasûlallah! Evliyânın yoluna yapışmak istiyorum. Elhamdülillah! Size yetiştim. Size biat edeyim. Bana tevbe ettirin. (Yol gösterin, mürşidim olun!) dedim. Rasûl-i ekrem hazretleri buyurdular ki, Ben senin Peygamberinim! Ebû Bekri Sıddîk senin gerçek mürşidindir. Var, Ebû Bekri mürşid edin, ona biat eyle. Ebû Bekri Sıddîk hazretleri de orada hâzırlarmış. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretleri, Ebû Bekir hazretlerine işâret etdiler ki, yâ Ebâ Bekr, buna büyüklerin yolunu göster. Doğru yola irşâd eyle. Ben de Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in işâretiyle, hazret-i Ebû Bekrin önüne vardım. 

Meşâyih âdeti üzerine, bana tevbe verip, dua eyledi. Başıma külah ve arkama bir hırka giydirdi. Belime bir kuşak bağladı. Gövdemde çıbanlar ve sivilceler vardı. Mübarek eli ile arkamı sığadı. Dua eyledi. Gövdemden sivilceler ve çıbanlar temamen gitti. Hazreti Ebû Bekrin duası ve kerâmeti bereketi ile uykudan uyandım. Gördüm ki bedenim sıhhat bulmuş. O hırka ve kuşağı ve külahı önümde buldum. Bildim ve i’tikâd eyledim ki, Ebû Bekri Sıddîk (Radıyallâhu Anh) hazretleri gerçek evliyâdır ve doğru mürşiddir.

22) Ebûl’muîn el-Nesefî (Rahimehullahu Te’âlâ), (Temhîd-i akâid) adlı risâlesinde imâmet bahsinde beyân etmişdir ki, imâmet, nass ile sâbit olunmamışdır. (Yani âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf ile bildirilmemişdir.) Hazret-i Alîye (Kerremallahu Vechehu) ve evlâdı kirâmlarına, râfizîlerin söylediklerinin aksine, nas olmadığına delîl şudur ki, eğer açıkca delîl olsa, sahâbe-i güzîn hazretleri, ona ittifâk ederlerdi. Onların ittifâkları tâbi’îne, tâbi’înden de, tebe-i tâbi’îne, onlardan da sâlihine (Rahmetullahi Teâlâ Aleyhim Ecma’în), dahâ sonrakilere hattâ bize ulaşırdı. 

Alîyül mürtezâ hazretlerine ve evlâd-ı kirâmına imâmetin geçişi ile alâkalı bir haber yokdur ki, Onlar o haberin naklini gizli tutmuş olsunlar ve eksik bildirmiş olsunlar. Görülmezmi ki, Ashâb-ı kirâm bize, naslardan ahkâm istinbâtı ve ahkâm-ı islâmiyyeden bir cüz’ü nakilde eksik bildirmeyip, aynen nakil etmişlerdir. Bu imâmlığı gizledikleri düşünülemez. Bunun üzerine o eserde bildirilir ki, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) fânî dünyâdan ayrıldıkları zaman, sahâbe-i kirâm hazretleri Benî Sâidenin sofrasında toplanıp, buyurdular ki, (biz işitdik ki, Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hazretleri buyurdu ki, (Bir kimse ölse, hâlbuki zemânının imâmını bilmese, onun ölümü câhiliyye devrindeki ölüm gibidir.) 

O hâlde, bizim üzerimizden bir gün imâmsız geçmesi câiz olmaz. İmâmdan murâd halîfedir. Onun için, kendi zemânında mevcûd olan imâmı bilmemek büyük günâhdır. Zîrâ, dînin ahkâmından ba’zı şeylerin câiz olması imâm ile (halîfe ile) olur.

Cum’a ve bayram namazları ve yetimlerin nikâhı gibi. İmâmın lazım olduğunu ve mevcut olan Halîfeyi inkâr eden bir farzı inkâr etmiş gibidir. Farzı inkâr etmek küfürdür.) Ensârdan bir kimse kalkıp, muhâcirine dedi ki, bizden bir emîr olsun ve sizden bir emîr olsun. Hazret-i Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) ayak üzerine kalkıp, dedi ki, Muhakkak ben öyle zân ederim ki, hazret-i Alî (Radıyallâhu Anh) buna lâyıkdır. Ben isterim ki ona bîat edeyim. 

Hazret-i Alî ayağa kalkıp, buyurdu ki, kalk yâ Ebâ Bekir! Allah-u Te’âlâ’nın ve Rasûlünün halîfesisin. Seni hazret-i Rasûl-i ekrem takdîm etmişdir. Kim seni geride bırakabilir. Ben Rasûlullah hazretlerinin huzûrunda idim. Bana emir edip, buyurdular ki, var Ebû Bekre söyle, nâsa imâm olup, namâz kıldırsın! Rasûl-i ekrem hazretlerinin râzı olduğu bir kimseden, biz elbette râzı olduk. Rasûlullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dînimizdeki bir işde râzı olduğu kimseden dünyâlık bir iş için râzı olmaz mıyız, dedi. 

Rasûlullah’ın halîfesi diye tesmiye ettiklerine sebeb odur ki, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Ebû Bekir hazretlerini kendi makâm-ı şerîflerine ki, imâmet makâmı idi, halîfe nasb etdiler. Ömürlerinin sonunda nâsa (müslümânlara) imâmet edip (imâmlık yapıp), namâz kıldırdı. Bir rivâyetde yedi gün ve bir rivâyetde üç gün imâmlık yapdı. Sahâbe-i kirâm hazretlerinin cümlesi Alîye (Radıyallâhu Anh) muvafakat edip, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîka bî’at ettiler. Bî’at oldukdan sonra, Rasûl-i ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretlerinin defnine meşgûl oldular. Sonra va’z edip, buyurdu ki, ben sizin üzerinize vâlî kılındım. Hâlbuki, hayrlınız değil idim. Beni kabûl edin. Hemen yine hazret-i Alî kalkıp, buyurdular ki, biz seni ne kabûl ediciyiz ve ne kabûllük taleb ediciyiz. Hazret-i Rasûl-i Muhterem seni takdîm etmişdir. Kim ola ki, te’hîr etsin (Ya’nî Rasûlullahın geçirdiği makâmdan kim seni geride bırakabilir.).

 

Bir gün gördüler ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk çarşıda bir kadına gömleğini satıp, ücreti ile yiyecek alır. Dediler ki, sana beytülmâldan nafaka ta’yîn edelim. Sen müslümânların işlerini gör. Hergünde veyâ ikigünde iki dirhem ta’yîn etdiler. Yine kendi buyurdular ki, ben zayıf bir kulum. Yevmiye iki dirhemlik amele kudretim yokdur. Öyle olunca, iki dirhem bana haram olur. Ondan sonra bir dirhem ve iki dank, ta’yîn etdiler.

Hazret-i Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh) o bir dirhem ile iki dankı alıp, bir testiye koyardı. Yine gizliden mal satar kendisine harcardı. Vefâtları yaklaşdığı zaman, o testiyi istedi ve onda olan akçeyi dökdü. Kerîmeleri Âişe-i Sıddîka hazretlerine buyurdular ki, bu akçeyi Hazreti Ömer’e götür. De ki, bu mal müslümanlarındır. Bunu müslamanlardan ihtiyâcı olanlarına versin. Âişe-i Sıddîka da o meblâğı hazret-i Ömer hilâfet makâmına geçince, huzûruna götürüp ve babasının vasiyyetlerini beyân etdiklerinde, hazret-i Ömer, ağlayıp, (Ey Sıddîk! Bizi büyük zahmete bıraktın. Ne garip Ebû Bekir ki, öldükden sonra yine adâlet ettin. Kim senin yolundan yürüyebilir,) deyip, mübarek gözlerinden yaş revân oldu. Rivâyet olunmuşdur ki, Rasûl-i ekrem hazretlerinin intikâlinden sonra (ahıreti şereflendirdikden sonra), Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) hazretleri, hilâfet müddetlerinde, günden güne zayıfladılar. 

Zayıflıkları gün geçdikce arttı. Bir gün Âişe-i Sıddîka ona sordular ki, ey benim babam, sana ne oldu ki gün be gün zayıflarsın. Cevâbında buyurdular ki, ey kızım, bilmiş ol ki, Muhammed Mustafâ (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretlerinin ayrılığı beni zayıf eyledi. Ey azîzler, bunu fikir edip, kıyâs edin ki, ne şekilde muhabbeti olmak gerek ki, bu şekilde zayıf olmağa sebeb olsun. Kalbinde böyle bir Hakkın serverine, (Allah-u Te’âlâ muhâfaza etsin) sûi’zannı olan kimseye yazıklar olsun! Allah-u Te’âlâ hazretlerinden nasıl rahmet umarlar. Habîbullah hazretlerinden ne yüz ile şefâ’at ümîd ederler.

23) Hazret-i Âişe-i Sıddîka (Radıyallâhu Anhâ) der ki, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk dünyâdan âhırete göç etdiler. Ashâb-ı kirâm hazretlerinin hepsi bu serveri nereye defn edelim, diye tereddüd etdiler. Hazret-i Âişe buyurdu ki, bu tereddüdün aşırı ızdırâbından uyumuşum. Kulağıma bir ses geldi. (Dostu dosta kavuşturun!) diyordu. Uykudan uyanıp, bu hâdiseyi Ashâb-ı kirâma anlatdım. Onlar da biz de bu sesi işitdik; dediler. Mescid içinde namaz kılanlar bile işittik dediler. Bundan sonra, müşâvereye ihtiyaç kalmayıp, şübheleri gitti. Sonra götürüp, Habîb-i Ekrem hazretlerinin yanına defn ettiler. (Şevâhid-ün-nübüvve)den terceme olunmuşdur.

24) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretleri, âhırete sefer ettikden sonra, münâfıklar baş kaldırıp, arapların ekserîsi mürted oldular. İki vilâyetin ehâlisi islâmiyyetden ayrılmadılar. Mekke ve Medîne ehl-i islâmı sakladılar. Mürtedler ittifâk edip, zekât toplıyanları öldürdüler. İtâ’atden çıkdılar. Kadınlarının ellerine kına yakdılar. Rasûl-i ekrem hazretleri âhırete sefer ettiği için, defler çaldılar. Nağme ile şiirler okudular. Bu haber Ashâb-ı Güzîne geldi. Çok üzüldüler ve mahzûn oldular. Mescîde toplanıp, meşveret etdiler. Ondan sonra kalkıp, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın (Radıyallâhu Anh) evinin kapısına geldiler. Dediler ki, yâ Ebâ Bekr! Hazret-i Rasûl, sizi yerine halîfe tayîn etti ki, cümle müslümanların hâline mukayyed olasınız (hâllerini gözetesiniz). Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) âhırete sefer edeliden beri, dışarı çıkmadınız ve kimseye karışmadınız. Gece gündüz ağladınız. Lütf edip, şimdiden sonra dışarı çıkıp, müslümanların işlerini görüp, mürtedlerin üzerine varmak için lâzım olan tedârîki bir gün evvel görmek lâzımdır. Hazret-i Ebû Bekir, Habîbullah hazretlerinin ayrılığından o dereceye varmış idi ki, yürüyen meyyit olmuş idi. Lâkin ne çâre ki, din gayreti Onu yerinde koymadı. 

Bir münâdi ile seslendirdi ki, namaza hâzır olun! Muhâcirin ve Ensârın temâmı bir araya geldiler. Emîr-ül-mü’minîn hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, minber üzerine çıkıp, hutbe okudu. Buyurdu ki, Ey mü’minler! Biliniz ki, her kim Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)e taparsa, Muhammed Aleyhisselâm âhıret âlemine göç etti. 

Her kim Muhammed Aleyhisselâmın Allah’ına taparsa, o Allah diridir, şerîki yokdur. Yine dedi ki, Ey müslümânlar! Biliniz ki, münâfıklar, açıkdan fitne çıkardılar. Allah-u Te’âlâ ve Rasûlünün zekât toplayıcılarını öldürdüler. Eğer biz bu işi basit tutarsak, onlar kuvvet bulur. İslâmiyyet zayıf olur. Yemîn ettim ki, vallâhi, bugünden sonra onlar ile harb ederim. Onlar ile benim aramda kılınç vardır.

Sonra Ömer (Radıyallâhu Anh) hazretleri, ayak üzerine kalkıp, dedi ki, Ey Allah-u Te’âlâ’nın Rasûlünün halîfesi. Cümlemiz emrine mutîyiz. Lâkin Üsâmeye de haber gönderin. Cümle asker ile gelsin. Bu az iş değildir. Hazret-i Ebû Bekr buyurdu ki, Üsâmeye ihtiyâcımız yoktur. Burada hâzır olan asker kâfî gelir. Allah-u Te’âlâ hazretlerinin fazlı ile ve Habîbullah hazretlerinin mucizeleri ile mürtedlerin hakkından gelirler. Büyükler demişlerdir ki, sultân gönüllü olsa, hiç düşmân onun üzerine zafer bulamaz. Câbir bin Abdüllah (Radıyallâhu Anh) dedi ki, nice büyük sahâbîler ile minber dibinde oturmuşduk. Ceng niyyetine durduk. Herbirimiz Ebû Bekrin (Radıyallâhu Anh) emri ile, yüreklenip ve kuvvetlenip, arslan gibi şâhlandık. O saat, gazâ davulları çalındı. 

Onbin asker silâhlanıp, hâzır oldular. Hazret-i Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) Hâlid ibni Velîdi, hâzır edip, onbin askere kumandan ta’yîn edip, cümlesini Allah-u Te’âlâ hazretlerine ısmarladı. Mürtedler üzerine gönderdi. Hâlid bin Velîd askeri ile varıp, Hak Sübhânehü ve Te’âlâ hazretlerinin kudreti ile, Nebi’nin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zekât toplayan memurlarını şehîd eden tâifeyi, Bozguna uğrattı. Ondan sonra Hâlid bin Velîd (Radıyallâhu Anh), hazret-i Rasûl-i ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretlerinin vefâtında ellerine kına yakan, defler çalan kadınları getirtti. Ellerini kestirdi. Başlarını ateşe bırakdılar. Bunları siyâset için yaptılar. 

Ondan sonra bütün mürtedler gelip, pişmân olup, emân dilediler. Ebû Bekrin (Radıyallâhu Anh) huzûruna nâme yazdılar. Yanıldık, hatâ işledik. Namâz kılalım, zekât verelim. Her ne buyurur isen yerine getirelim. Hemen Hâlid bin Velîdi üstümüzden kaldır. Zîrâ, damarımızı kurutdu, kökümüzü kesdi, dediler. Ebû Bekir hazretleri (Radıyallâhu Anh) buyurdu ki, ben Peygamberimizin huzûrunda işitdim ki, (Hâlid, Allah-u Te’âlâ hazretlerinin kılıcıdır. Aslâ boş yere kan dökmez.) Mâdem ki emân dilediler ve itâ’at gösterdiler, geri döndüler, îmâna geldiler, Hâlid bin Velîd onlara zarar vermez. Sonra onu geri çağırdı. Çok ikrâmlarda ve ihsânlarda bulundu. 

25) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ahıreti şereflendirdikleri zaman, Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh), bir acayip rüya gördü. Uykusunda öyle şiddet ile ağladı ki, kapısı önünden geçerken ağlamasını işittim. Merâk edip, kapısını çaldım. Hazret-i Sıddîk uyandı. Kapıyı çalmam sebebi ile kalkıp, benim için kapıyı açtı. Gözlerinin yaşı, şakaklarının üzerinden akardı. Sordum. Yâ Ebâ Bekir (Radıyallâhu Anh), niçin bu kadar ağladınız. Benim için Ashâb-ı Güzîni topla. Gördüğüm rü’yâyı onlara haber vereyim, dedi. Ben de sahabeyi topladım. Cümlesi huzûrlarında hâzır oldular. Hazret-i Sıddîk (Radıyallâhu Anh) buyurdular ki, Gördüm ki, kıyâmet kopmuş. İnsanlar hesâb yerine sevk olunur. Bir bölük mevki sahibleri gördüm. Minber üzerinde, yüzleri parlak, yaldız gibi parlar. 

Bir meleğe sordum. Bunlar kimlerdir. Dedi ki, bunlar Peygamberlerdir. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizi beklerler. Zîrâ şefaat dizgini Muhammedin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yedindedir. Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nerededir, diye sordum. Dedi ki, Arşın kenârındadır. Dedim ki, beni hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in yanına götür. Ben Onun hizmetcisi ve arkadaşıyım. Ben Ebû Bekr-i Sıddîkım. Melek beni Rasûlullah’ın huzûruna götürdü. Gördüm ki, mübârek başı açık. İmâmesini (sarığını) arşın önüne koymuş. Rıdâsı ile belini bağlamış. Sağ eli arşın kenârında. Sol eli Cehennemin kapısının halkasında. İstigâse edip, derdi ki, yâ Rabbî! Ümmetime merhamet buyur. 

Ümmetim içinde ulemâ var, Evliyâ var. Sülehâ var. Mücâhidler var. Hâcılar var. Allah-u Te’âlâ’dan nida geldi ki, yâ Muhammed! İtâ’at edenleri söylersin. Âsileri zikr etmezsin. Fâsıkları, şerab içenleri ve zâlimleri, fâiz yiyenleri, zîna yapanları, kan dökücüleri zikr etmezsin. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), yâ Rabbî! Onlar Senin buyurduğun gibidir. Lakin onlarda müşrik ve sana oğul isnad edici ve saneme ibâdet edici (puta tapan) ve tevhîdden dönücü yoktur. Ümmetim üzerine şefâatimi kabul et. Gözlerimden akan yaşlara acı, deyip, yalvarmağa başladı. Ben Habîbullah hazretlerine aşırı muhabbetimden ve acıdığımdan, dedim ki, yâ Rasûlallah! Niçin bu kadar ağlıyor ve yalvarıyorsunuz, kendinizi çok yoruyorsunuz. Mübârek başını kaldırdı. Sol eli, Cehennemin kapısının halkasında idi. Cehennem kapısını bağlayıp, buyurdu ki, yâ Ebâ Bekir! Rabbimden ümmetimi sordum. Yalvarmam aşırı olduğu için, Rabbim Te’âlâ şânına uygun olarak, ümmetimi bana bağışladı. Benim ümmetim üzerine üzüntümü kaldırdı. Ben irâde etdim ki, yâ Rasûlallah! Allah sana bazısını mı, bağışladı, yoksa hepsini mi diye söyliyecekdim. Sormadan önce sen kapıyı çaldın yâ Ömer. Uyandım. Ebû Bekir (Radıyallâhu Anh) bu sözü söylediği ânda, evin içinden, bir ses işitdik: (Hepsini, hepsini bağışladı yâ Ebâ Bekir. Yalnız bir mü’mini kasd ile öldürenleri bağışlamadı. Onlar Cehennemde sonsuz kalacaklardır,) buyurdu. Hepimiz kalkıp, Allah-u Te’âlâ hazretlerine hamd etdik ki, böyle bir Peygamberin ümmetinden eyledi. Raûfdur, rahîmdir, şefâ’ati bizim hakkımızda kabul olundu. Böylece maksadına kavuştu.